2024 yılında Adalet Bakan Yardımcısı iken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Akın Gürlek, bu defa bakan sıfatıyla eski kurumuna geri döndü. İmamoğlu soruşturmasından CHP’li belediye başkanlarının tutuklanmasına ve İstanbul il örgütüne kayyım atanmasına giden süreçte Gürlek, siyaseti hukuk eliyle şekillendirme çabasının en ön safında yer aldı. Seleflerine nazaran hayli kısa süren başsavcılığı sırasında imza attığı işlerle siyasi gündemi belirlerken, toplumsal kutuplaşma ortamının daha da derinleşmesine neden oldu. Bu ismin bu defa bakan olarak Ankara’ya dönmesi ve hukuk bürokrasisinin tepesine oturtulması, muhalefet için bir kaygı kaynağı.
Yapılan değerlendirmeler, aynı anda hem içişleri hem de adalet bakanını değiştiren Erdoğan’ın seçim hazırlığına yönelik bir adım attığı ve siyasi atmosferin önümüzdeki süreçte daha da gerginleşeceği yönünde. Bu atama ile Gürlek’in önünün daha da açıldığı ve İstanbul’da oynadığı rolü artık tüm Türkiye çapında oynamasının beklendiği kanaati yaygın. Önümüzdeki günler bu tahminlerin doğru olup olmadığını bize gösterecek. Bana kalırsa söz konusu tercihin Türk siyasetinde nasıl bir dönüşüme neden olacağını öngörebilmek için henüz erken.
Gürlek’in yaklaşık bir buçuk senelik başsavcılık performansının bu görevlendirme ile taçlandığı doğru. Ancak Erdoğan, kimi zaman nüfuzunu azaltmak ya da bir sınır koymak istediği isimleri de yeni bir makam ile ödüllendirmeyi ve yanına çekmeyi seviyor. Örneğin Nureddin Nebati gibi kızağa çekilen eski bakanlara, izledikleri politikalar başarısız olduktan sonra bile iktidar bloğu içerisinde yeni makamlar bulunuyor ve Erdoğan ile sürekli temaslarını sürdürüyorlar. Kuşkusuz bu defaki durum biraz daha farklı. Zira 19 Mart’ın şahin başsavcısı, son derece icracı bir bakanlığın başına geldi ve önceki görevine nazaran net bir terfi aldı. Ancak ana muhalefetin Gürlek’le yönelttiği suçlamalar ve buna mukabil ortaya çıkan başsavcının dokunulmazlık zırhı ihtiyacı düşünüldüğünde, böyle bir atama bir bakıma zorunluluktu.
Dahası, AKP tipi başkanlık sisteminde bakanlar her zaman kendi alanlarında bürokratik süreçlerin en etkin kişileri olmayabiliyor. Kimi zaman saray bürokrasisi ya da Erdoğan ile doğrudan temas kuran başka isimler, bakanları gölgede bırakabiliyor. Bunu en çok da Gürlek’in eski adalet bakanını by-pass ederek doğrudan cumhurbaşkanı ile kurduğu ilişkiden biliyoruz. Bu defa da yeni bakanı gölgede bırakmak isteyecek çok sayıda siyasetçi ve bürokrat mutlaka olacaktır. Zira yeni bakanın hukuk sisteminde temsil ettiği anlayışı, iktidar bloğu içerisindeki pek çok ismin tasvip etmediğini biliyoruz. Türkiye’nin normalleşmesini ve hukuka olan güvenin artışını ülkenin hem bekası hem de refahı için elzem gören pek çok isim AKP içerisinde de hala var. Bunlar, Gürlek’in bakanlık performansının başsavcılık günlerinden farklı olması için ellerinden geleni yapacaklar.
Dolayısıyla bu atama, Gürlek’in İstanbul günlerindeki şahin tavrını artık Ankara merkezli olarak tüm yargı teşkilatına dayatacağı anlamına gelmiyor olabilir. Kendisinin İstanbul’a atanması ile başlayan süreç, belki de başkente geri çağırılması ile sona erdi. Elbette cumhurbaşkanı kendisinden eski çizgisini sürdürmesini isterse, adalet bakanı bir an bile tereddüt etmez. Ancak bu ifadenin aksi de bir o kadar doğru. Dolayısıyla söz konusu görevlendirmeden büyük sonuçlar çıkartmadan önce biraz daha durup beklemek lazım. Neticede önemli olan, Erdoğan’ın önümüzdeki süreç için yeni bakanına çizeceği çerçeve olacak.
Öte yandan Gürlek’in bakanlık koltuğuna oturmasının Türk siyaseti için yakın gelecekte yol açacağı gelişmeleri öngöremesek de, ülkenin siyasi sistemine dair bize ne gösterdiği çok açık. Türkiye’deki başkanlık sistemi, doyumsuz bir iktidar iştahı ile palazlanmış yürütme erkinin, hem yargıyı hem de yasamayı yutmaya çalıştığı tekçi bir sistemi karşımıza çıkardı. Bu düzende yürütme organı da kurumsallığını büyük ölçüde yitirdi. Yürütme dendiğinde artık bir süreçler ve mekanizmalar bütününden değil tek bir kişiden bahsediyoruz. Cumhurbaşkanını ve onun iradesini kastediyoruz. Mevcut anayasada cumhurbaşkanına verilen yetkiler o kadar geniş ve kullanımı o derece keyfi ki, seçilmiş cumhurbaşkanının iradesinin ötesinde bir kurumsallığın yaşama şansı yok. Anayasal düzen içerisinde bu iradeye karşı etkin biçimde çalışabilecek hiçbir dengeleyici ve sınırlayıcı mekanizma da öngörülmemiş.
Demokrasi anlayışı çoğunlukçulukla sınırlı, popülist-otoriter zihniyetin ürünü bu sistemde, yasama ve yürütme organlarının kendi özerk konumlarını ve prestijlerini korumaları elbette kolay değil. Nitekim yargı düzeni içerisinde son derece önemli bir yer işgal eden bir cumhuriyet başsavcısının bakanlık koltuğuna oturtulması, iki yapı arasındaki geçişliliğin olağan kabul edilmesi, her iki erkin de aynı merkezi iradeye tâbi olması nedeniyle mümkün olabiliyor.
Tüm kamu sistemini tek bir irade altında birleştiren bu tekçi idare anlayışının, cumhurbaşkanına konforlu bir iktidar imkânı sunduğu doğru. Ne var ki aynı zihniyet uzun vadede ciddi bir toplumsal güven sorununa da yol açıyor. Öyle ki, yargı ile siyaset arasındaki sınırı muğlaklaştıkça toplumun yargıya olan güveninin azaldığını görüyoruz. Benzer biçimde, siyasi partiler ile idari makamlar arasındaki sınır belirsizleştikçe, kamu kurumlarına olan inanç da zayıflıyor. Yasama organı yürütmenin güdümüne ne kadar girerse, insanların meclisten ve milletvekillerinden beklentileri de o kadar azalıyor. Dolayısıyla başkanlık sisteminde Türkiye, Erdoğan’a geniş imkanlar sunsa da kendi yurttaşına güven vermekte ve içeride itibar üretmekte zorlanıyor. Belki tam da güven ve itibar üretiminde zorlanması nedeniyle, mevcut sistem popülist liderler ve popülist liderlik için biçilmiş kaftan. Dolayısıyla muhalefetin Erdoğan sonrasını hayal ederken, isimlerin ötesine geçerek yepyeni bir siyasal yapı düşünmesi bir zorunluluk.





























Yorum Yazın