Geçen yazıda demokrasinin seçimden ibaret olmadığını ve İran’daki molla rejiminin demokratik bir yönetim olamayacağını açıklamaya çalıştım.
Aynı şey İsrail için de söylenebilir.
Dünya kapitalizminin ve emperyalizminin lokomotifi olan Yahudi seçkinler, İsrail’de dini kullanarak büyük bir soykırım yapıyorlar ve dünyanın zengin petrol ve hammadde kaynaklarına el koymaya çalışıyorlar.
“Büyük Ortadoğu Projesi” olarak adlandırılan uzun erimli planın arkasında dini bir söylem var.
Tanrı’nın İsrailoğullarını kurtarıcı olarak seçmiş olması (seçilmiş halk) ve dünya üzerindeki belirli toprakları onlara vadetmiş olması (vadedilmiş topraklar) Kutsal Kitap emri olarak sunuluyor.
Din kurallarının bireylerin Tanrı ile olan ilişkilerini düzenleyen kurallar olmaktan çıkıp bir topluma ya da coğrafyaya dayatılması, demokratik düzenlerin sonunu getiriyor.
İsrail devleti, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmek adına soykırım yapıyor ve kendi dininin sözde gereklerini başka toplumlara dayatıyor.
Bu anlayışın dinle bağdaşmayacağını göstermek için Tevrat’taki ayetleri didik didik inceleyen John Locke’un yardımına başvuracağım.
Locke’un Yönetim Üzerine İki İnceleme adlı kitabı iki temel kitaptan oluşuyor: Birinci İnceleme ve İkinci İnceleme.
Her iki kitapta da siyasal yönetimin kökenleri araştırılıyor.
Birinci İnceleme tümüyle Kutsal Kitap (Tevrat) analizi içeriyor.
Kitabın temel sorusu şudur: Siyasal iktidarın kökeni Tanrıda mıdır ve Tanrı siyasal iktidarı yeryüzünde herhangi birine vermiş midir?
Locke ayetlerin ayrıntılı olarak incelenmesi sonucunda Tanrı’nın siyasal iktidarı herhangi bir insana vermediği sonucuna ulaşıyor.
Locke bu temizliği yaptıktan sonra İkinci İnceleme’de şu sonuca ulaşıyor: Madem ki Tanrı yeryüzü iktidarını herhangi bir insana vermemiştir o zaman siyasal iktidarın tek kaynağı insanların kendi aralarında yaptıkları toplum sözleşmesidir.
Locke başta Doğa Yasası olmak üzere diğer eserlerinde “Tanrı’nın varlığı” sorununu araştırıyor ve buradan hareketle doğa yasasının emirlerini ortaya koyuyor.
Birçok delille Tanrı’nın varlığını ispatladıktan sonra doğa yasasının içeriğini ortaya koyuyor.
Kurduğu mantık çok anlaşılır ve açık: Madem ki Tanrı vardır ve madem ki Tanrı yaratıcıdır o zaman insanın Tanrı tarafından yaratıldığından kuşku duyulamaz.
Bu noktadan hareketle doğa yasasının içeriği bulunabilir: Tanrı insanı yaratmışsa, bir amaç için yaratmış olmalıdır. Aksi takdirde Tanrı’nın amaçsız bir iş yaptığı sonucuna ulaşılır ki bu tür bir sonuç Tanrı’nın yetkinliğine aykırıdır.
O zaman Tanrı’nın insanı yaratmadaki amacını bulmak gerekir.
Bunun cevabı da çok basittir: Tanrı, insanı, varlığını sürdürmesi için yaratmıştır.
Bu durumda temel doğa yasası şudur: İnsanoğlunun varlığını sürdürmesi.
Eğer Tanrı insanın varlığını sürdürmesini istemiş olmasaydı onu yaratmazdı.
Her insan aslında Tanrı’nın mülkiyetidir ve kendisine bir can emanet edilmiştir.
Bu durumda insan iki göreve sahiptir: (1) Kendi varlığını sürdürmek (2) Diğer insanların varlığını sürdürmesi için çalışmak.
Bu mantığın sonuçlarından birincisi intiharın büyük günah olduğudur; çünkü intihar Tanrının verdiği emanetin yok edilmesiyle sonuçlanmaktadır ve emanete hıyanet en büyük günahtır.
İkinci sonuç her insanın, diğer insanların da yaşamını sürdürmesinden sorumlu olmasıdır: Tanrı bana sadece kendi varlığımı sürdürme görevi vermemiştir ama insanoğlunun tümünün varlığını sürdürme görevi vermiştir.
Başkalarının yaşamı söz konusu olduğunda yardıma en çok ihtiyaç duyandan başlamak üzere başkalarına yardım etmek her insanın pozitif görevidir.
Örneğin can çekişen birini o halde bırakıp gitmek doğa yasasına karşı işlenmiş büyük bir suç ve dolayısıyla günahtır.
Doğa yasası insan aklından başka bir şey değildir ve akıl insanın Tanrıyla ortak yönüdür.
Locke’un Tevrat’ı kullanarak geliştirdiği bu yorum son derece tutarlıdır ve İsrail’in din adına yaptıklarının sahtekarlıktan ibaret olduğunu gösterir.
Tanrı yaratmış olduğu kullarının İsrail devleti tarafından soykırıma uğratılmasını neden istemiş olsun ki?
Tanrı bu kullarının öldürülmesini istemiş olsaydı onları yaratmazdı.
Tanrı’nın yaratıklarının bir kavim tarafından öldürülebileceklerine ilişkin Kutsal Kitap emri nerededir?
Aynı durum diğer dinlerden olanların öldürülmesini öngören “Cihat” anlayışı bakımından da geçerlidir.
Tanrı hiçbir yaratığına bir başkasını öldürme emri vermiş olamaz ve bu tür bir emir aldıklarını söyleyenler Tanrıya şirk koştuklarından en büyük günahı işlemektedirler; çünkü Tanrı bir yaratığının varlığını sürdürmesini istemiş olmasaydı onu yaratmazdı; Tanrı’nın bir insanın canını almak için bir başka kulunun yardımına ihtiyacı yoktur.
Bunu görmek için Locke’un Kutsal Kitab’a dayanarak verdiği örnek Habil ve Kabil kardeşlerdir.
Habil ve Kabil, Âdem ile Havva’nın ilk iki oğludur. Büyük oğul Kabil bir çiftçi, kardeş Habil ise çobandır.
Habil’in Tanrı’ya sunduğu adak kabul edilip Kabil’in adağı reddedilince, Kabil kardeşi Habil’i kıskanarak onu öldürür.
Kutsal Kitaba göre insanlık tarihindeki bu ilk cinayetin faili Kabil cehennem azabıyla cezalandırılırken, mağdur olan Habil cennete gönderilir.
Habil örneği, insanların Tanrının lütfuyla kurtuluşa erebileceklerinin kanıtı olarak kabul edilmektedir.
Bu durumda Tanrı’nın yaptığı cezalandırma ve ödüllendirmeden Habil’in Kabil tarafından öldürülmesini onaylamadığı da anlaşılmaktadır.
Öldüren cehenneme giderken öldürülen cennete gitmektedir.
Bu durumda Kutsal Kitapta da insan öldürmek cezalandırıldığına göre İsrailoğulları Filistinlileri öldürme yetkisini nereden almışlardır?
Bu tür bir yetki sahip olduklarını söylemekle Tanrıya şirk koşmuş ve en büyük günahı işlemiş olmuyorlar mı?
Yahudilerin seçilmiş halk olduklarına ve vadedilmiş topraklara ilişkin hakları bulunduğuna ilişkin söylemin arkasında emperyalist istekler var.
Emperyalizmin önemli ayaklarından biri silah sanayidir ve silah sanayinin pazar sorunu, savaşların sürekli kılınmasını gerektiriyor; silah sanayine yapılan devasa yatırımların ayakta kalabilmesi için üretilen silahların bir biçimde satılması gerekiyor.
Bu yüzden bir taraftan çeşitli marjinal gruplara teknolojisi eskimiş silahlar satılıyor, diğer taraftan aynı grupları bastırmak için daha yeni silahlar kullanılıyor.
Bir başka anlatımla hem saldıran hem de saldırılan tarafların silahları aynı merkezden çıkıyor.
Emperyalist güçler tarafından beslenen ve onların verdiği silahlarla ayakta kalabilen örgütler ne olduğu belli olmayan çoğunluğu dini “dava”lar adına kendilerine silah veren emperyalistlere karşı mücadele ettiklerini ileri sürüyorlar.
Büyük bir çelişki değil mi? Bu devletler daha gelişmiş bir teknolojiyle üretilmiş silahlar üretmezlerse başka kimseye silah verirler mi?
Bu tür konuları sorgulamayanlar elde ettikleri silahlarla bir taraftan kendi ülkeleri içinde bir baskı düzeni oluşturuyorlar, diğer taraftan emperyalistlerin elinde kullanışlı bir araca dönüşüyorlar.
Bu sayede emperyalistlerin dünyadaki doğal kaynaklara el koymalarının yolu da açılıyor.
Yine bu sayede az gelişmiş ülkeler, emperyalistler için satamadıkları mallarını sattıkları pazarlara dönüşüyor.
Bu amaçla dün kırmızı bültenle aranan bir terör örgütü lideri, ertesi gün yanağından makas alınan bir devlet başkanına dönüştürülüyor.
Bütün bu çirkinlikler dinler adına yapılıyor; ama aslında hiçbir dinin bu tür bir tabloya izin vermesi düşünülemez.
Özel çıkarları peşinde koşan belirli gruplar, etkili olduğunu bildikleri için dini araç olarak kullanıyorlar.
Aslında basit bir akıl yürütme ile bu durum gözler önüne serilebilir.
Bunu görmek için tekrar Locke’a dönelim.
Locke’a göre madem ki insanı Tanrı yaratmıştır ve insanın varlığını sürdürmesini istemiştir; o zaman insanın varlığını sürdürmesi için gerekli olan araçları da ona vermiştir.
Yeryüzü, denizler, gökyüzü ve bunların içindeki yemişler insanın varlığını sürdürmesi için Tanrı’nın yarattığı varlıklardır.
Locke’un Kutsal Kitap ayetlerine dayanarak yaptığı çıkarımlara göre Tanrı dünyayı insanoğluna varlığını sürdürmesi için ortaklaşa vermiştir.
Bu durumda dünyanın varlıkları insanoğlunun ortak stokudur.
Her insanın görevi bu stoku artırmaya çalışmak ve bu stoku gereksiz yere çürütmemektir.
Oysa bir an için düşünelim:
Taraflardan attığı tek bir füze ile kaç çocuğun yaşam boyu sürecek eğitim masrafları karşılanabilirdi?
Füzeyi etkisiz hale getirmek için kullanılan savunma araçlarıyla kaç işsize yaşam boyu iş bulunabilirdi?
Petrol rafinerisine atılan bomba sonunda yanan petrolle kaç insan yaşam boyu ısınabilirdi?
Yıkılan yol, köprü ve binaların yeniden yapımı ya da onarımı için kaç insana su ve yiyecek yardımı yapılabilirdi?
…
Bu sorular saymakla bitmez.
Locke’un mantıksal çerçevesi içinde söylenirse, savaş insanoğlunun ortak stokunu tüketmekten başka bir işe yaramadığından, Tanrı’nın emrine aykırıdır.
Soruları bir de kullanılan dini motifler yönünden soralım:
Henüz 5-10 yaşlarında olan 150 kız çocuğunun, bir başkasının vadedilmiş toprakları dolayısıyla ölmesine gerçekten emir veren bir Tanrı olabilir mi?
Bir avuç Yahudi seçkinin küçük çocukların ırzına geçebilmelerini ve sapkın zevklerinin peşinden koşmalarını sağlayacak zenginliğe ulaşmaları için bir halkın soykırıma uğraması bir Tanrısal adalet kavramı içine sığdırılabilir mi?
Tanrı kendi yarattığı halklardan birine yine kendi yarattığı başka bir halkı yok etme emrini nasıl vermiş olabilir ki?
Tanrı’ya bu tür roller biçmek büyük bir günah değil midir?
Samimi biçimde inanan bir insanın kendi Tanrısı için bu tür bir rolü kabul edeceğine hiçbir ihtimal vermiyorum.
Tanrı hangi dine ait olursa olsun adaleti simgeler; adalet Tanrı ile özdeştir; Tanrı’nın adaletsizlik emrettiğini ileri sürmek “Tanrı” kavramıyla bağdaşmaz.
Servetlerine servet katmak isteyen küçük bir azınlık sapkın zevkleri için insanoğlunun ve dünyanın geleceğini karartıyor ve bu amaçla dini motifleri gözü dönmüşçesine kullanıyor.
Bu arada bir soru: Trump efendi kaç çocuğun ırzına daha geçerse bu dünyadan memnun ayrılacak çok merak ediyorum.
Bir de uyarı: Savaşta ölümüne neden oldukları minicik kız çocuklarının kanı sayesinde yiyecekleri her yeni tabak yemek göbeklerinin daha fazla bıngıldamasını sağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Özetlemek gerekirse din siyasetin aracı olarak kullanıldığında sonuçları hem toplumlar hem de insanoğlu için ağırdır; tarihte de hep öyle olmuştur: bakınız. Aryan Irkı’nın seçilmiş ırk olduğu ve Hitler’in faşizm deneyimi.
Din birey ile Tanrı arasındadır ve her insan kendi inancına uygun olarak Tanrı’ya karşı ibadetlerini özgürce yerine getirebilir.
Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi laikliktir.
Laiklik ilkesi sadece demokrasilere özgüdür.
Teokrasilerde din ve vicdan özgürlüğü yoktur: Teokratik devletlerde yönetim pozisyonunda bulunanlar dini kendi çıkarlarına yontarlar ve bu çıkarlar insanoğlunun çıkarlarının aleyhinedir.
Bu dizinin son yazısında demokrasinin kökeninde bulunan kavramlar ihmal edildiğinde, demokrasinin çöküşünün nasıl mümkün olduğunu ABD üzerinden bakalım.





























Yorum Yazın