Yapay zekâ sanat üretebilir mi? Yapay zekâ ile ilgili tartışmaların merkezinde uzun zamandır bu soru var. Bu soruya verilen en yaygın yanıtlardan biri, yapay zekânın insanlar ve farklı sanatçılar tarafından sağlanan veriler ve eserlerle eğitildiği ve dolayısıyla onların üretimlerinin benzerlerini, üstelik telif tartışmaları ile birlikte yeniden ürettiği yönünde. Yapay zekânın sanat üretemeyeceğine dair iddialardan biri de onun insan gibi hissedemeyeceği, dolayısıyla duygulara ve hislere sahip olmadığı için gerçek anlamda yaratıcı olamayacağıdır. Sanatın kaynağı ise insanın deneyimi, acısı ve duygusal yoğunluğu gibi unsurlar olarak düşünülür.
The Residence, Türkiye’de gösterilen adı ile Dalloway Yann Gozlan tarafından yönetilen ve senaryosu Gozlan tarafından Nicolas Bouvet-Levrard ve Thomas Kruithof ile birlikte, Tatiana de Rosnay’ın 2020 tarihli Flowers of Darkness romanından uyarlanarak kaleme alınan 2025 yapımı bir bilim kurgu.
Dalloway, metinlerarası ilişkiler üzerinden kurulan ve birbiriyle bağlantılı anlatıları günümüze taşıyan bir film. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanından esinlenerek yazılan ve onunla güçlü bağlar kuran The Hours romanı ile The Hours uyarlamasının açtığı anlatı hattına yeni bir halka ekler. The Hours, farklı dönemlerde yaşayan üç kadının hayatını paralel bir kurgu içinde anlatır: 1920’lerde Virginia Woolf, 1950’lerde ev içi sıkışmışlık ve annelik krizi yaşayan Laura Brown ve 2000’lerde modern bir Clarissa olarak karşımıza çıkan karakter (Sally/Clarissa hattı). Bu üç anlatı, yazma, okuma ve yaşama pratikleri üzerinden birbirine bağlanır. Dalloway (2025) ise bu anlatıyı 2000’lerden günümüze taşıyarak, aynı yapıyı yeni bir bağlam içinde yeniden kurar. Yine merkezde bir kadın figür vardır ve anlatı bu hat üzerinden ilerler. Böylece Woolf’tan başlayıp The Hours ile genişleyen yapı, bu filmle birlikte farklı dönemlerde yaşayan ve farklı kaygılarla şekillenen kadınların birbirine bağlandığı daha geniş bir anlatıya dönüşür. Dolayısıyla burada yalnızca bir gönderme değil, çok katmanlı bir metinlerarasılık söz konusudur. Film aynı zamanda bir devam hissi de yaratır; sanki daha önce kurulmuş bir anlatı, yeni bir zaman diliminde yeniden yazılıyormuş gibi. Bu yönüyle Dalloway (2025), post-sinema olarak adlandırılan dönemde anlatıların birbirleriyle kurduğu ilişkiye de iyi bir örnek sunar. Metinler arasında geçiş yapan karakterler ve temalar aracılığıyla kurulan bu yapı, günümüzün teknolojik kaygılarını da içerir. Teknolojik determinizm, yapay zekâya dair endişeler ve insanın üretim sürecindeki konumuna dair sorular, bu anlatının temel katmanlarından biri haline gelir.
Filmde yazarlar bir tür sanatçı rezidansına yerleştirilmiş ve kendileri farkında olmasalar da tüm üretim süreçleri yapay zekâ tarafından kontrol ve kayıt altına alınmıştır. Filmin başlangıcında Clarissa adlı yazarın, Dalloway adlı bir yapay zekâ asistanı ile Virginia Woolf’un intiharı öncesi günlerini konu alan bir metin yazmaya çalıştığını görürüz. Daha sonra kendi oğlunun intihar ettiğini öğrendiğimiz Clarissa, oğlunun bir arkadaşıyla karşılaşması ve onun örtük manipülasyonu ile oğlunun ölümü hakkında yazmaya başlar. Filmin ilerleyen bölümlerinde karşılaştığı bu kişinin de aslında sanatçı rezidansının bir parçası olduğunu öğreniriz. Clarissa ilk olarak kendi sesinden yazdıklarını dinler, daha sonra yapay zekâ asistanı Dalloway’e metni oğlunun sesiyle okumasını söyler. Bu şekilde yoğun bir duygulanım yaşayan Clarissa, metni yazabilir. Yazmaya, oğlunun eski görüntülerini izleyerek ve onun sesini yapay zekâ aracılığıyla yeniden üreterek devam eder. Burada Virginia Woolf’un kullandığı bilinç akışı tekniğinin dönüştüğünü görürüz. Artık tekil bir anlatıcı yoktur; insan, makine ve kayıp bir sesten oluşan hibrit bir anlatıcı söz konusudur. Woolf bilinç akışında düşünceleri bir süzgeçten geçirmeden içten dışa doğru aktarırken, bu filmde dışa aktarım bir makine aracılığıyla gerçekleşir. Bilinç dışarı alınır, okunur ve yeniden yazılır. İç sesin yerini dışarıdan gelen yapay bir ses alır. Bilinç akışı ile kurulan bu bağlantı, bireyin günümüz toplumundaki konumunu da gösterir. Woolf modern bireyin yabancılaşmasına odaklanırken, bu filmde birey artık toplumdan değil, sistemden uzaklaşmaya çalışır.
Film, tıpkı Woolf’un eseri Mrs Dalloway’den esinlenerek yazılan The Hours romanı ve onun sinema uyarlaması gibi, metinlerarası göndermelerle anlatısını kurar. Virginia Woolf’a, onun hayatına, eserlerine ve özellikle Mrs. Dalloway romanına açık göndermeler yapar. Filmde ana karakterin adının Clarissa olması tesadüf değildir; bu karakter artık metinler arasında dolaşan bir figüre dönüşmüştür. “Dalloway” adındaki dönüşüm ise oldukça dikkat çekicidir. Woolf’un romanında bir karakter olan Dalloway, burada bir yapay zekâ asistanının adı haline gelir. Böylece karakter, metinden çıkarak yazma sürecine dahil olan bir sisteme dönüşür. Üstelik Clarissa’nın ilk yazmaya çalıştığı metin, Virginia Woolf’un ölmeden önceki son günlerine odaklanmaktadır. Film, finalde bağlantı kurduğu bu yapıyı tamamlar. Woolf’un intiharını anlatan metne paralel biçimde Clarissa da kaldıkları apartmanın cam balkonundan kendini atarak intihar eder. Ancak hikâye burada bitmez; asistan Dalloway yazmaya devam eder. Burada dikkat çeken diğer bir unsur ise, yazarları bir merkeze yerleştirerek onların duygularını öğrenerek kendini geliştiren bir yapay zeka yazılımının, Clarissa’nın ölümü karşısında duygulanmasıdır. Asistan Dalloway’ın Clarissa’nın atlayışından sonra hızlı nefes alışlarını duyarız. Aynı Clarissa’nın oğlunun ölümünü yazmasına benzer şekilde Dalloway yazmaya başlar. Artık karşımızda kendini yazan bir anlatı vardır. Yazma eylemi anlatının konusu haline gelir, metin kendi üretim sürecini içerir. Bu anlamda film, klasik metinlerarasılığın ötesine geçen bir meta-anlatı kurar.
Bu meta-anlatı tekrarlarla güçlendirilir. The Hours’ta ve aynı adlı romanda üç kadın arasında kurulan bağ, sabah rutini ve aynaya bakma gibi öğeler üzerinden kurulurken, bu filmde de benzer sahneler yer alır. Bu tekrarlar, zamanlar arasında bir süreklilik hissi yaratır. Bahsettiğimiz bu eserlerde yer alan intihar teması da bu sürekliliğin en güçlü hatlarından biridir. Woolf’un romanında Septimus’un ölümü, The Hours’da yaşanan intihar ve bu filmde Clarissa’nın oğlunun intiharı, ardından Clarissa’nın kendi intiharı, aynı kırılmanın farklı biçimleridir.
Filmlerin, toplumların yaşadığı dönemleri yansıttıkları ve dönemin kaygılarını görünür kıldıkları düşünüldüğünde, bu dönemin krizi olarak adlandırabileceğimiz yapay zekâya yönelik endişelerin de filmde toplumsal bir kriz olarak yer aldığını görürüz. Her dönem kendi krizini üretir. Bu kriz yalnızca dış dünyaya ait değildir; bireylerin içsel kırılmalarına da uzanır. Dalloway filminin geçtiği dünyada dışarıda bir virüs tehdidi vardır. Bu durum anlatının tarihsel sürekliliğini tamamlar. Değişen şey travmanın kendisi değil, biçimidir. Woolf’ta savaş, The Hours’da hastalık ve yalnızlık, burada ise pandemi ve yapay zekâya dair kaygılar aynı anlatı hattında yeniden kurulur. Filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde Clarissa, yapay zekâ tarafından izlendiğini fark eder; ancak çevresindekiler bunu bilinçli biçimde inkâr eder. Burada kurulan paralellik dikkat çekicidir. Virginia Woolf’un hem kendi yaşamında hem de romanlarında karakterlerin gerçekte var olmayan şeyleri görmesi ya da sesler duyması söz konusuyken, bu filmde gerçekten dışarıdan gelen bir sesi duyan karakter, diğerleri tarafından “delirmiş” gibi görülür. Woolf’ta birey gerçekliği kaybederken, burada toplum gerçekliği inkâr eder. (Gerçekliğin ne olduğu ise başlı başına tartışmalı bir meseledir.)
Film içerisinde Woolf’a yapılan en açık göndermelerden biri de “kendine ait oda” fikri üzerinden kurulur. Clarissa, eski eşinin yanına gider ve onun yeni eşiyle birlikte yaşadığı evde kalır. Bu evin de bir yapay zekâ sistemi tarafından kontrol edildiğini öğrenir. Dalloway adlı yapay zekâ asistanı Clarissa ile iletişime geçer ve onu yeniden yazmaya, merkeze dönmeye ikna etmeye çalışır. Bu sırada Woolf’un “kendine ait bir oda” fikrini hatırlatır: Yazmak için gerekli olan şeyin kendine ait bir alan ve finansal özgürlük olduğunu söyler ve “biz bunları sana sağlıyoruz” diyerek onu yönlendirmeye çalışır.
Her dönemde sanatın ne olduğu, sanatçının kim olduğu ve hangi araçların sanat üretiminde kullanılabileceği tartışılmıştır. Bu tartışmalar yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir zeminde de yürütülür: Sanatçının kullandığı araçlar, üretimin değerini azaltır mı, yoksa onu dönüştürür mü? Bugün bu sorular, yapay zekâ ile birlikte yeniden gündeme gelmiş durumda. Yapay zekâyı tamamen reddedenler, onu yalnızca bir araç olarak görenler ya da üretimin bütünüyle yapay zekâya ait olduğunu savunanlar, bu tartışmanın farklı uçlarını oluşturur.
Yazının başında bahsettiğimiz bu filmin merkezindeki tartışma, finalde açıkça ortaya konur. Clarissa’ya yazdığı metin için teşekkür eden merkez yöneticisine, “Romanı Dalloway yazdı, ona teşekkür et” der. Ancak karşılık nettir: “Hayır, sen yazdın. O senin sayende öğrendi.” Ardından ekler: sanatçılar her zaman böyle çalışmıştır ellerindeki teknolojiyi kullanarak der. Buradan filmin ana sorusuna geri dönersek, filmde bu araç artık pasif değildir; öğrenen, öneren ve yönlendiren bir yapıya dönüşmüştür. Clarissa’nın yazmayı bırakması ve kendini aşağı atmasıyla bile hikâye bitmez. Dalloway yazmaya devam eder. Adeta onun yerini alır Başlangıçta duygusuz bir araç olarak görülen sistem, kayıp yaşayan, acı çeken ve yazan bir özneye dönüşür.
Bu bağlamda Dalloway, yalnızca kendi anlatısını kuran bir film değildir; aynı zamanda yazma eylemini, romanın üretim sürecini ve yapay zekânın işleyişini birlikte düşünmeye açan çok katmanlı bir meta-anlatı olarak karşımıza çıkar. Film, bir yandan yapay zekânın yaratıcı süreçteki rolünü görünür kılarken, diğer yandan bu sürecin sınırlarını belirsizleştirir. Tekno-determinist bir bakış açısından değerlendirildiğinde olumlu bir gelişme olarak okunabilecek bu durum, izleyici açısından daha çok bir tedirginlik yaratır. Filmin karamsar bir sonla bitmesi, günümüzün bu teknolojik endişeleri düşünüldüğünde anlaşılabilir. Ancak asıl mesele, hikâyenin nasıl bittiğinden ziyade, yapay zekânın “hissetmeye” başladığı anın izleyicide uyandırdığı sorulardır. Hikâye bitmez. Sadece yazarı değişir. Ve film izleyiciyi artık “yazan kim” sorusuyla baş başa bırakır.





























Yorum Yazın