2021 ve 2022 yıllarıda Politikyol’da Bakanlık ve AKP İktidarının Yeni Çeşme Projesi adı altında lanse etmeye çalıştığı talan projesi ile ilgili iki yazı yazmıştım.
Özellikle iktidar milletvekillerinin projeyi tekrar ısıtış tarzından anlıyoruz ki buradan ekonomik bir gelir elde etme anlayışının ötesinde bir anlayış değişikliği olmadığını bir kez daha görmekteyiz.
Türkiye ekonomisi bugün artık tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sunuyor. Bütçe açığı büyümüş, cari açık kronikleşmiş ve kamu maliyesi alarm verir hale gelmiştir. Öyle ki, iktidar artık günü kurtarabilmek adına ülkenin en değerli varlıklarını satışa çıkarmak zorunda kalmaktadır. Otoyollar, köprüler, stratejik altyapılar…
Dün “milli servet” denilen ne varsa bugün finansman kalemi olarak masaya konuluyor.
Bu bir tercih değil; bu, açıkça bir zorunluluk. Daha doğrusu, ekonominin geldiği noktanın itirafı.
Ancak asıl sorun burada başlıyor.
Bir yanda kasayı döndürmek için kamu varlıklarını elden çıkaran bir anlayış, diğer yanda milyarlarca liralık yeni projeleri gündeme taşıyor. Bu çelişkiyi görmemek mümkün değil. Çeşme Turizm Projesi ise bu tablonun en çarpıcı örneği olarak karşımızda duruyor.
Sormak gerekiyor: Ekonomi bu kadar sıkışmışken, öncelik gerçekten bu mu?
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı; kaynaklarını verimli kullanan, önceliklerini doğru belirleyen, gerçek sorunlara odaklanan bir ekonomik akıldır. Ancak görüyoruz ki iktidar, ekonomik gerçeklerle yüzleşmek yerine, kamuoyuna “büyük proje” sunarak algıyı yönetmeye çalışıyor.
Oysa mesele sadece ekonomi de değil.
Çeşme, Türkiye’nin en değerli doğal ve turistik bölgelerinden biri. Eşsiz kıyıları, doğal dokusu, sınırlı ve hassas ekosistemiyle korunması gereken bir alan. Buna rağmen, bu ölçekte bir projenin; çevre derneklerinin, yerel halkın ve meslek odalarının açık itirazlarına rağmen gündeme getirilmesi, sadece bir planlama hatası değil, aynı zamanda demokratik bir sorundur.
Çünkü burada sadece bir proje tartışılmıyor.
Burada “kime rağmen, ne pahasına?” sorusu tartışılıyor.
Yerel halkın söz hakkının yok sayıldığı, çevresel etkilerin yeterince şeffaf biçimde tartışılmadığı, eleştirilerin dikkate alınmadığı bir süreç; ne kadar büyük olursa olsun hiçbir projeye meşruiyet kazandırmaz.
Dahası, bu yaklaşım uzun vadede çok daha ağır sonuçlar doğurur.
Bugün kısa vadeli finansman ihtiyacıyla alınan kararlar, yarının geri dönülmez çevresel tahribatlarına yol açabilir. Çeşme gibi bir bölgeyi geri dönüşü olmayacak şekilde dönüştürmenin bedeli, sadece bugünün ekonomik hesaplarıyla ölçülemez.
Bu yüzden meseleye doğru yerden bakmak gerekiyor.
Kimse yatırım yapılmasına, turizmin gelişmesine kategorik olarak karşı değil. Ancak yatırımın zamanı, yöntemi ve önceliği hayati önem taşır. Ekonominin bu kadar kırılgan olduğu, kamu kaynaklarının bu kadar sınırlı olduğu ve toplumsal uzlaşının bu kadar zayıf olduğu bir dönemde; böylesi büyük ve tartışmalı projeleri hayata geçirmek, rasyonel bir tercih değildir.
Bu, planlama değil; günü kurtarma çabasıdır.
Ve belki de en kritik soru şudur:
Bugün otoyolları, köprüleri satarak bütçe kapatmaya çalışan bir anlayış, yarın Çeşme gibi değerleri nasıl konumlandıracaktır?
İşte asıl endişe burada yatıyor.
Çünkü bu tablo bize şunu gösteriyor: Türkiye’nin sorunu kaynak eksikliği değil, kaynak yönetimidir. Sorun yatırım yapmak değil, doğru yatırımı doğru zamanda yapamamaktır.
Çeşme Turizm Projesi, bu haliyle bir kalkınma vizyonunun değil; ekonomik sıkışmışlığın, plansızlığın ve merkeziyetçi anlayışın bir yansımasıdır.
Ve ne yazık ki, bu yaklaşım devam ettiği sürece, bugün Çeşme’de tartıştığımız meseleleri yarın başka şehirlerde, başka doğal alanlarda tartışmaya devam edeceğiz.





























Yorum Yazın