Özet
Bu makale, patolojik narsisizmi bireysel bir kişilik probleminin ötesinde, ileri kapitalizmin pekiştirerek yeniden ürettiği ve dolaşıma soktuğu özgül bir benlik mantığı olarak tartışmayı amaçlamaktadır. Narsisizmin gelişimsel olarak sağlıklı bir zemin üzerine kurulu olduğu; ancak belirli toplumsal koşullar altında bu zeminin kırılarak patolojik örüntülere evrilebildiği kabulünden hareket edilmektedir. Yaklaşık otuz yıl önce kaleme alınan Narsisizm Sosyalizme Karşı başlıklı makalede ortaya konan psiko-politik çerçeve, bu yazıda neoliberal kapitalizm, performans toplumu ve görünürlük ekonomisi bağlamında yeniden ele alınmaktadır. İleri kapitalist düzenin rekabet, hız ve kendini pazarlama baskısı altında benliği yeniden inşa ettiği; empati, karşılıklılık ve duygusal sürekliliği maliyetli hâle getirdiği ileri sürülmektedir. Bu koşullar altında narsisistik savunmalar, bireysel patolojileri güçlendiren işlevsel ve hatta ödüllendirilen uyum biçimleri olarak yaygınlaşmaktadır. Makale, patolojik narsisizmin gündelik ilişkilerde, iş yaşamında ve duygusal dünyada yarattığı aşınmayı ele almakta; çözümün yalnızca bireysel psikoterapiyle sınırlı kalamayacağını, sosyo-politik ve etik bir ufuk gerektirdiğini savunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Patolojik narsisizm; ileri kapitalizm; neoliberal özne; benlik; performans toplumu; ilişkisel psikanaliz
x x x
Giriş: Patolojik Narsisizm Neden Bu Çağın Normali Gibi Görünüyor?
Bu dizinin ilk iki yazısında narsisizmi önce gelişimsel olarak gerekli ve kurucu bir zemin olan sağlıklı narsisizm (Paker, 2025a); ardından bu zeminin kırılmasıyla ortaya çıkan patolojik narsisizm olarak ele almıştım (Paker, 2025b). Ancak bu noktada, tartışmayı kaçınılmaz olarak daha geniş bir çerçeveye taşımak gerekiyor: Patolojik narsisizm neden bugün bu kadar yaygın, görünür ve hatta sıradan? Neden narsisistik örüntüler, marjinal bir kişilik bozukluğundan ziyade, gündelik ilişkilerde, iş dünyasında ve kültürel temsillerde sıkça karşılaşılan bir benlik tarzı gibi karşımıza çıkıyor?
Bu soru yeni değil. Yaklaşık otuz yıl önce, Birikim dergisinde yayımlanan “Narsisizm Sosyalizme Karşı” başlıklı makalemde, narsisizmin yalnızca bireysel bir ruhsal mesele değil; kapitalist toplumsal ilişkiler içinde empatiyi, eşdeğerliliği ve karşılıklılığı aşındıran psiko-politik bir yönelim olduğunu ayrıntılı olarak tartışmıştım (Paker, 1997). O metinde kapitalizm ile narsisizm (ve kapitalizmin özel bir alt biçimi olarak faşizm ile narsisizmin özel bir alt biçimi olan psikopati) arasında kurulan ilişki, bugün dijitalleşmiş de olan ileri kapitalizm ya da neoliberalizm olarak adlandırdığımız tarihsel evrede daha da görünür hâle gelmiş durumda. Bu yazı, söz konusu erken çerçeveyi güncel psikanalitik ve psiko-politik literatür ışığında yeniden ele alma girişimi olarak okunabilir.
Bu bağlamda Narsisizm 2.1’de, patolojik narsisizmi bireysel psikopatoloji sınırları içine hapsetmek yerine, onu ileri kapitalizmin pekiştirerek ve yaygınlaştırarak dolaşıma soktuğu bir benlik mantığı olarak tartışmayı amaçlıyorum. Performans, verimlilik, rekabet, hız ve görünürlük üzerine kurulu neoliberal düzenin, narsisistik savunmaları yalnızca mümkün kılmakla kalmayıp, birçok bağlamda işlevsel ve ödüllendirilen çözümler hâline getirdiğini ileri süreceğim. Christopher Lasch’ın yarım asır önce narsisizm kültürü kavramıyla işaret ettiği sürecin (Lasch, 1979), bugün dijitalleşmiş, hızlanmış ve kurumsallaşmış biçimlerini; psikanalitik ve psiko-politik bir perspektiften incelemek arzusundayım.
[Ara not: Bu makale, kapitalizm–patolojik narsisizm ilişkisine odaklanmakta; faşizm–psikopati ilişkisi ile narsisistik-psikopatik liderlik gibi başlıkları dizinin sonraki yazılarına bırakmaktadır.]
İleri Kapitalizm ve Benliğin Yeniden İnşası: Kendinin Girişimcisi Olarak Özne
İleri kapitalizm, her toplumsal formasyon gibi, yalnızca ekonomik ilişkileri değil, benliğin nasıl kurulacağını ve sürdürüleceğini de belirleyen kapsamlı bir rasyonalite üretir. Neoliberal akıl, özneyi her alanda kendi değerini maksimize etmekle yükümlü bir insan sermayesi olarak yeniden tanımlar; eğitimden sağlığa, kariyerden duygusal yaşama kadar her alan, yatırım/getiri/performans mantığıyla düşünülür (Brown, 2015). Bu çerçevede benlik, içsel sürekliliğini ve değerini karşılıklılık ve tanınmadan değil, ölçülebilir başarı ve görünürlükten türetmeye zorlanır.
Byung-Chul Han’ın performans toplumu olarak adlandırdığı bu düzende özne artık dışsal bir otorite tarafından disipline edilmez, artık buna gerek kalmamıştır; aksine, kendi kendini zorlayan, sınır tanımayan bir özne hâline gelmiştir (Han, 2015). Başarı buyruğu içselleştirildikçe, başarısızlık ahlaki ya da yapısal bir sorun olarak değil, kişisel bir yetersizlik ve utanç kaynağı olarak deneyimlenir. Bu duygulanımsal basınç altında, büyüklenmeci fanteziler, kırılgan hassasiyetler, onay bağımlılığı gibi narsisistik savunmalar benliği ayakta tutan duygulanım düzenleme (regulation) mekanizmalarına dönüşür. Bu durumun en uç örneklerini ileri kapitalist ülkelerde düzenin motoru olan finans, sanayi, hukuk gibi sektörlerde çalışan ücretli personelin yükselme ve daha fazla para kazanma, kısacası başarı uğruna aşırı uzun çalışma saatleriyle gönüllü olarak kendilerini nasıl feda etmelerinde ve bu yüzden çok çeşitli tıbbi ve psiko-sosyal bedeller ödemelerinde görebiliriz. Kuşkusuz bu durum sadece bu ülkelerle ve bu sektörlerle sınırlı değildir, değişik derecelerde tüm kapitalist sisteme yaygınlaşmış bir tür başarı için kendini sisteme feda etme durumuyla karşı karşıyayız. Neoliberal kapitalizmin en büyük başarısının bu yeni özne kurgusu olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Richard Sennett’in karakterin aşınması olarak tarif ettiği süreç, bu dönüşümün zamansal boyutunu görünür kılar. Parçalı kariyerler, kısa vadeli hedefler ve sürekli belirsizlik, benliğin uzun erimli süreklilik duygusunu zedeler; kişi, kendini kalıcı değerler üzerinden değil, anlık performanslar üzerinden tanımlamaya yönelir (Sennett, 1998). Bu mantık, yalnızca iş dünyasında değil, duygusal ve yakın ilişkilerde de geçerlidir: benlik, sevilebilir ve arzu edilebilir olmak için sürekli sunulması ve optimize edilmesi gereken bir proje hâline gelir (Illouz, 2007).
Bu bağlamda patolojik narsisizm, ileri kapitalizmin ürettiği benlik koşullarına verilen rastlantısal bir tepki değil; bu koşullar altında işlevsel hâle gelen bir uyum biçimi olarak anlaşılmalıdır.
Patolojik Narsisizmin Normalleşmesi: Kültürel ve Kurumsal Mekanizmalar
Patolojik narsisizmin günümüzde bu denli yaygın ve görünür olmasının temel nedenlerinden biri, bu örüntülerin kültürel ve kurumsal düzeyde normalleşmesi ve meşrulaşmasıdır. Lasch’ın yarım asır önce narsisizm kültürü olarak tanımladığı olgu, kamusal ve geleneksel bağların zayıflaması ve bireyin giderek kendi kırılgan benliğiyle baş başa kalmasıyla şekillenir (Lasch, 1979). Bu kırılganlık, tüketim, statü ve hayranlık üzerinden telafi edilmeye çalışılır; benlik değeri, içeriden değil dışarıdan sağlanır.
Bu telafi mekanizmaları, günümüzde platform kapitalizmiyle daha da hızlanmıştır: sosyal medya, gösteri toplumunun (Debord, 1967/1994) narsisistik dinamiklerini gündelik yaşama taşır. Görünürlük ekonomisi, büyüklenmeci performansları ödüllendirirken; görünmez kalanları kırılgan utanç döngülerine iter. Tevazu, dayanışma, şefkat, empati gibi değerler artık demodedir, bu düzende yerleri yoktur.
Ampirik araştırmalar da bu tabloyu destekler. Twenge ve Campbell (2009), kuşaklar arası karşılaştırmalarda narsisistik özelliklerin artışını; ünlülük ideolojisi, tüketimcilik ve ben-merkezli başarı anlatılarıyla ilişkilendirir.
Neville Symington’un narsisizmi hakikatten ve başkasından etik bir geri çekiliş olarak tanımlaması, bu normalleşmeyi anlamak açısından aydınlatıcıdır (Symington, 1993). Başkasının öznelliğini tanımak, sabır/yavaşlık, duygusal emek ve belirsizliğe tahammül gerektirir; oysa ileri kapitalist düzen hız, rekabet ve kontrolü ödüllendirir. Bu nedenle narsisistik savunmalar, yalnızca bireysel düzeyde değil, kurumsal akıl düzeyinde de uyumlu çözümler hâline gelir.
Burada kritik olan nokta şudur: Patolojik narsisizm bu bağlamda bir sapma olarak değil, belirli koşullar altında teşvik edilen bir karakter yönelimi olarak işlev görür. Empati yitimi ya da ilişkisel yüzeysellik, kişisel kusurlar olarak değil; verimlilik, profesyonellik ya da güçlü duruş olarak yeniden çerçevelenir. Bu yeniden çerçeveleme, narsisistik örüntülerin yaygınlaşmasında merkezi bir rol oynar.
İleri kapitalizmin narsisistik ve psikopatik özelliklerle kurduğu yapısal uyum, yalnızca kültürel normlar düzeyinde değil, örgütsel seçilim mekanizmalarında da gözlemlenmektedir. Son yirmi yılda yapılan ampirik çalışmalar, büyük şirketlerin üst düzey yöneticileri ve CEO’ları arasında narsisistik ve psikopatik özelliklerin genel nüfusa kıyasla anlamlı biçimde daha yaygın olduğunu göstermektedir (Babiak, Neumann ve Hare, 2010; Chatterjee ve Hambrick, 2007). Bu özellikler, empati yoksunluğu ve araçsallaştırma gibi etik açıdan sorunlu yönleriyle birlikte, kısa vadeli karar alma, riskli hamleler yapabilme ve rekabetçi ortamlarda duygusal bağlardan bağımsız hareket edebilme kapasitesi nedeniyle sistem tarafından ödüllendirilmektedir. Böylece narsisistik ve psikopatik örüntüler, bireysel patoloji sınırlarını aşarak kurumsal rasyonaliteyle uyumlu liderlik tarzları hâline gelir. Bu durum, patolojik narsisizmin ileri kapitalist yapılarda neden marjinalleşmediğini, tersine neden normatifleştiğini anlamak açısından kritik bir göstergedir.
Gündelik Hayatta Patolojik Narsisizm: İlişkiler, İş ve Duygusal Yıpranma
Patolojik narsisizmin ileri kapitalist bağlamda normalleşmesi, en somut biçimde gündelik ilişkiler dünyasında hissedilir. Yakın ilişkiler, dostluklar ve iş bağları, giderek karşılıklılık ve süreklilikten ziyade, benlik düzenleme işlevi gören alanlara dönüşür. Kişiler, ilişkileri ortak bir deneyim alanı olarak değil, onay, statü ya da duygusal beslenme kaynağı olarak kullanma eğilimi gösterebilir.
Gündelik ilişkiler dünyasında narsisistik örüntüler çoğu zaman açık saldırganlıkla değil; değersizleştirme, belirsizlik yaratma ve duygusal sınırların aşındırılması yoluyla işler. Bu tür ilişkilerde mağdur olan taraf yaşadığı yıpranmayı, neoliberal öznenin kendini sürekli sorumlu hissetmesiyle örtüşür tarzda, kişisel bir başarısızlık olarak içselleştirme eğiliminde olabilir. Yakın ilişkilerde bu durum sıklıkla şu biçimde ortaya çıkar: İlişkinin başında yoğun ilgi ve yüceltme (idealization) sunan bir taraf, zamanla karşısındakini duygusal olarak belirsizlik içinde bırakır; geri çekilir, mesafelenir ya da değersizleştirici tutumlar sergiler. Bu geri çekilme açık bir kopuş olarak yaşanmaz; aksine “yoğunluk”, “meşguliyet” ya da “hassasiyet” gerekçeleriyle açıklanır. İlişkideki diğer taraf, yaşadığı huzursuzluğu dile getirdiğinde ise “aşırı hassas”, “fazla talepkâr” ya da “anlayışsız” olmakla suçlanır. Böylece sorun ilişkisellikten çıkarılıp bireysel bir kusur gibi çerçevelenir. Bu örüntü, narsisistik ilişkilerde sık rastlanan bir duygusal aşındırma mekanizmasıdır (Hirigoyen, 2000).
İş yaşamında da benzer bir dinamik gözlemlenir. Performans baskısı altında ilişkiler araçsallaşır; ekip çalışması ve dayanışma söylemsel olarak yüceltilirken, pratikte rekabet ve bireysel parlamaya dayalı düzenlemeler öne çıkar. Bu çelişki, narsisistik savunmaları daha da güçlendirir: kişi, kırılganlığını ve bağımlılığını gizlemek için büyüklenmeci bir kabuk geliştirir ya da sürekli onay arayan kırılgan bir konuma sıkışır.
Bu süreçlerin uzun vadeli sonucu, yaygın bir duygusal yorgunluk ve güvensizlik hâlidir. Çağımızın temel duygulanımı suçluluk değil, yetersizlik ve tükenmişliktir (burnout) (Ehrenberg, 2010). Patolojik narsisizm, bu yetersizlik duygusuna karşı geliştirilen savunmalardan biri olarak iş görür; ancak aynı zamanda bu duyguyu yeniden üreterek kısır bir döngü yaratır.
Sonuç: Patolojik Narsisizm Bir Sapma mı, Yoksa Uzun Süredir İnşa Edilen Bir Benlik Rejimi mi?
Bu yazıda patolojik narsisizmi, bireysel bir kişilik problemi olmanın ötesinde; ileri kapitalizmin ürettiği, yeniden ürettiği, pekiştirdiği ve dolaşıma soktuğu özgül bir benlik mantığı olarak ele aldım. Performans, rekabet, hız ve görünürlük üzerine kurulu bu düzen; empatiyi, eşdeğerliliği, karşılıklılığı ve duygusal sürekliliği maliyetli hâle getirirken, büyüklenme ve araçsallaştırma gibi narsisistik savunmaları birçok bağlamda işlevsel ve hatta ödüllendirilen çözümler hâline getirmektedir. Bu nedenle patolojik narsisizm, istisnai bir sapma olmaktan çok, belirli toplumsal koşullar altında normatif bir karakter tarzı olarak yaygınlaşmaktadır.
Bu tespit, patolojik narsisizmin kaçınılmaz ya da değişmez olduğu anlamına gelmez. Ancak çözümün yalnızca psikoterapi gibi bireysel düzeyle sınırlandırılamayacağını gösterir. Benliğin nasıl kurulduğu; hangi özelliklerin takdir edildiği, hangilerinin cezalandırıldığı; hangi duygulanımların görünür olduğu, hangilerinin bastırıldığı gibi sorular, sosyal ve kurumsal düzeyde de ele alınmak zorundadır. İlişkisel psikanalizin vurguladığı karşılıklılık, tanınma ve öznelerin eşdeğerliliği, bu noktada yalnızca klinik değil, aynı zamanda etik ve (anti-kapitalist) politik bir ufuk sunabilir.
İleri kapitalizm altında patolojik narsisizmin bu denli yaygınlaşması, bizi daha zor ve rahatsız edici sorularla da yüzleştirir: Bu benlik mantığı kriz anlarında nasıl sertleşir? Hangi koşullarda empati daha radikal biçimde askıya alınır? Patolojik narsisizmin, daha karanlık ve empatisiz örgütlenmelere evrildiği eşikler nerelerdir? Bu sorular, dizinin bir sonraki yazılarında; faşizm ile psikopati arasındaki ilişki ve narsisistik-psikopatik liderlik biçimleri üzerinden ayrıca ele alınacaktır.
Kaynakça;
Babiak, P., Neumann, C. S. ve Hare, R. D. (2010). Corporate psychopathy: Talking the walk. Behavioral Sciences & the Law, 28(2), 174–193.
Brown, W. (2015). Undoing the Demos: Neoliberalism’s Stealth Revolution. New York, NY: Zone Books.
Chatterjee, A. ve Hambrick, D. C. (2007). It’s all about me: Narcissistic chief executive officers and their effects on company strategy and performance. Administrative Science Quarterly, 52(3), 351–386.
Debord, G. (1994). The Society of the Spectacle (D. Nicholson-Smith, çev.). New York, NY: Zone Books. (Özgün eser: 1967).
Ehrenberg, A. (2010). The Weariness of the Self: Diagnosing the History of Depression in the Contemporary Age. Montreal & Kingston: McGill–Queen’s University Press.
Han, B.-C. (2015). The Burnout Society (E. Butler, çev.). Stanford, CA: Stanford University Press.
Hirigoyen, M.-F. (2000). Stalking the Soul: Emotional Abuse and the Erosion of Identity (H. Marx, çev.). New York, NY: Turtle Point Press.
Illouz, E. (2007). Cold Intimacies: The Making of Emotional Capitalism. Cambridge, UK: Polity Press.
Lasch, C. (1979). The Culture of Narcissism: American Life in an Age of Diminishing Expectations. New York, NY: W. W. Norton.
Paker, M. (1997). Narsisizm sosyalizme karşı. Birikim, 101 (Haziran 1997). [Yeniden basım: Tanıl Bora (Der.) (2000). Yeni Bir Sol Tahayyül İçin. İstanbul: Birikim Yayınları].
Paker, M. (2025a, 12 Aralık). Narsisizm 1.0: Sağlıklı narsisizm. Yeni Arayış.
Paker, M. (2025b, 5 Ocak). Narsisizm 2.0: Patolojik narsisizm. Yeni Arayış.
Sennett, R. (1998). The corrosion of character: The personal consequences of work in the new capitalism. New York, NY: W. W. Norton.
Symington, N. (1993). Narcissism: A new theory. London, UK: Karnac Books.
Twenge, J. M., & Campbell, W. K. (2009). The narcissism epidemic: Living in the age of entitlement. New York, NY: Free Press.





























Yorum Yazın