Kamuoyu araştırmalarında CHP'nin AK Parti ile oy farkının az olması sıkça eleştiriliyor. Bu haklı bir eleştiri mi?
Ben CHP'nin içinde olduğu koşulları düşündüğümde oy oranını başarılı buluyorum.
Neye göre?
2024 yerel seçimlerine göre. CHP burada kendini 1. Parti yapan oy oranını koruyor. Maruz kaldığı ağır baskı ortamında bu önemli bir başarı. Yüzde 30’lar CHP'nin yeni normali oldu. Bu büyük bir başarı.
Bir de şunu ekleyeyim: Bu tür araştırmalara sadece aldığı oy yüzdesi üzerinden değil, alt kırılımlardan bakmak gerekiyor. Hangi gruplardan ne kadar oy alabiliyor? 2024 başarısı hangi gruplardaki kaymayla gerçekleşti, o gruptakiler hala CHP’ye destek veriyor mu? Ya da oy değiştirmeyenler neden değiştirmedi, neden daha dirençli çıktı? Bu soruların üzerine gitmek çok daha aydınlatıcı.
Son dönemde kararsızlar ya da "hiçbirisi" seçeneği araştırmalarda ilk sıraya çıkıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Ülkede kararsızların ve hiçbir partiyi beğenmeyenlerin olması normal bir şey. Zaten bu son yirmi yılın hikayesi. İnsanların siyasetten yılması, ana akım partilerin popülerliğini kaybetmesi, sistem dışı aktörlerin, partilerin öne çıkması... Mesela AK Parti'nin çıkışı da bir anlamda böyleydi. Mevcut partilerden yılmış seçmenlerin desteğiyle iktidara gelmişti.
Aradan uzun zaman geçti ve son yıllarda insanlar yeniden bir alternatif aramaya başladı. İktidara vaktiyle destek vermiş ama artık memnun olmayan bir grup var. Bu memnuniyetsizliğin başında ekonomi geliyor. Son zamanlarda buna adalet de eklendi. Bu insanların bir kısmı 2024'te CHP'ye bir şans verdi.
Bu başarının ardından yerel yönetimlere yolsuzluk üzerinden operasyonlar geldi, İBB Davası açıldı...
Burada ilginç bir durum var. İktidarın CHP yerel yönetimlerini yolsuzluk iddiaları ile yıpratmaya çalışması, muhalefete karşı kampanyasını daha önce kendisinin sık sık eleştiri aldığı bir konu olan yolsuzluk kavramı üzerinden yürütmesinin önemli bir sonucu var. Bu durum, seçmen gözünde yolsuzluğun apolitikleşmesi ve normalleşmesi ile sonuçlanıyor. Böylece yolsuzluk siyasetin normali haline getiriliyor. Asıl tehlikeli olan bu.
Ekonomik adaletsizliklerle, hakkaniyetsizliklerle ilgili şikayeti olan insanlar bu durumda "diğer tarafın da çok farkı yokmuş" duygusuna kapılıyor. Bundan ötürü, CHP'nin bilhassa yolsuzluk üzerinden yıpratılmaya çalışılmasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Yani geçmişte yolsuzlukla ciddi biçimde suçlanmış, en büyük eleştirileri yolsuzluk üzerinden almış bir partinin rakibini yolsuzlukla suçlaması üzerinde durmak lazım.
Neden bunu yapıyor sizce?
Aslında şunu demiş oluyor: "Yolsuzluk konusu artık siyaset dışı kalsın. Kimse kimseyi yolsuzlukla yıpratamasın. Seçmende 'hepsi birbiriyle aynı' duygusu hakim olsun." Mesela ABD'ye bakalım. Kendisi en çok ahlaki konular üzerinden eleştiri alan Trump’ın dönüp muhalefeti ahlak konusunda eleştirmesini kimileri “bu ne saçmalık, ahlaki üstünlük Trump’a mı kaldı” diye kestirip atıyor, anlamsız buluyor. Trump’ın buradan bir sonuç elde edebileceğini düşünmüyor. Oysa atladıkları nokta şu. Trump bunu yaparken, ahlaki üstünlük elde etmeye çalışmıyor. Kendisini ahlak konusunda eleştirilemez bir hale getirmeye çalışıyor.
Ve bütün bu gelişmeler "hiçbirisi" partisini büyütüyor. Kararsızların ve geçişkenliklerin artması tesadüf değil. İnsanlar bir noktadan sonra şöyle düşünüyor: "Kimi seçersem seçeyim, daha iyisini yapamayacak. Benim hayatımda bir değişiklik de olmayacak."
APATİ OTOKRATLARIN KULAĞINA MÜZİK GİBİ GELİR
Bu durum sizin üzerinde çalıştığınız apati kavramıyla nasıl bağlantılı?
Hem de çok doğrudan bağlantılı. Apatinin en temel sebeplerinden birisi bireyin şu duyguyu kaybetmesidir: "Siyasetle ilgileneyim, elimden gelen en iyi tercihi yapayım, gidip oyumu vereyim, daha iyi bir sayfa açılmasına katkıda bulunmuş olayım." Birey bu duyguyu kaybettiği noktada siyasetten geri çekiliyor.
Birey bu duyguyu nasıl kaybediyor?
Birincisi, "benim hiçbir gücüm yok, sözümü kimse dinlemiyor" duygusu. Demokrasi ortadan kalkmışsa, oy vermek istediğin parti lideri tutuklanmışsa, partisi kapatılmışsa vs. birey kendini etkisiz hisseder. İkincisi ise "zaten partilerin birbirinin hiçbir farkı yok" duygusu. Her ikisi de apatiye zemin hazırlıyor. Apatinin artması bazı kesimlerin işine geliyor.
Kimlerin?
Mevcut statükodan beslenenlerin. Siyasi dengeyi değiştirebilecek ciddi bir toplumsal kesim otomatik olarak siyaset dışı kalmış oluyor. Biz hep şöyle deriz: "Apati otokratların kulağına müzik gibi gelir." Ne kadar az insan siyasetle ilgilenirse o kadar az kişiyi ikna etmek zorunda kalırsın. Çünkü otokratların da bir yere kadar rıza, ikna ile uğraşması lazım. Tamamen baskıyla iktidarda kalmak çok maliyetli. O rızayı bazen ekonomik faydalar, transferler, para dağıtarak elde edersin. Bazen dezenformasyon ve propagandayla ikna etmeye çalışırsın. Ne kadar az kişinin rızasını almak gerekiyorsa o kadar iyi, diğerleri zaten çekilmişler.
NEDEN OY TERCİHLERİNİ DEĞİŞTİRMİYORLAR?
Seçmen grupları arasındaki oy hareketlerini biraz açar mısınız? Kimlerin hareket etmesi siyaseten önemli sonuçlar doğurur?
İki gruptan bahsedebiliriz: Apatisi yüksek olduğu için siyasete çekmekte zorlandığımız gruplar ve başka sebeplerden ötürü değişime dirençli gruplar.
Gençlerden başlayalım. Gençlerde apati çok yüksek. Ama gençler demokratik siyasete aslında açıklar. Yani gençliğin getirdiği entelektüel esneklik bu anlamda çok kıymetli. Esneklikle kastım şu. Ne kadar erken bir tercihe yerleşirsen bir sonraki seçimde de aynı tercihi yapma ihtimalin artıyor. Üç kere A partisine oy vermişsen dördüncüde B'ye geçmeye yöneldiğinde iç sistemin "niye değişiklik yapıyorsun ki, önceki yaptıkların yanlış mıydı?" diyor. Biz buna "path dependency" diyoruz. Bir yola girdiysem o yoldan gideyim artık. Bu esneklik kaybı demek. Gençlerde bu eğilim daha zayıf çünkü daha az geçmiş tercihleri var. Bu bir esneklik, bir avantaj.
Ama dezavantaj olan şu: Gençlerde gördüğümüz apati hali. Onlar aradıklarını bulamıyorlar, çok daha umutsuzlar, çok daha yılgınlar. Farklı sebepleri var bunun — post-truth dünya, ortak gerçeklik algısının, gerçeğe ulaşma umudunun erozyona uğraması bunların bir kısmı. Siyasette aradıklarını bulamamaları, daha iyi bir dünya için siyasi değişim umutlarının zayıf olması diğer bir kısmı. Sonuç olarak diyebiliriz ki gençlerde umutsuzluk çok yüksek ve bu umutsuzluktan gelen acıyı bastırmak için kendilerini koruma refleksiyle siyaset dışı bir pozisyon alıyorlar. Yani umurlarında olmadığı için değil, bir anlamda kendilerini korumak için siyasetten çıkıyorlar.
Hem ekonomik açıdan hem siyasi açıdan önlerini çok karanlık hissediyorlar. Diğer jenerasyonlarda geçmişte daha iyi şeyler görmüş olmak insanı biraz tutuyor. Ama gençler için durum bazı açılardan daha karanlık.
Mavi yakalı seçmenlerin iktidardan kopmaması araştırmalarınızda nasıl görünüyor?
Normal şartlarda ekonomik anlamda en dezavantajlı grupların, mevcut ekonomik durumdan en çok şikayetçi olduğunu ve oy değiştirmeye en yatkın olduklarını bekleyebilirsiniz. "Ekonomik oy verme" teorisinin en kaba uyarlaması bu. O zaman mevcut ekonomik durumdan kim memnun değil? Herhalde sosyoekonomik hiyerarşinin en altındakiler, örneğin mavi yakalı çalışanlar. Ve 2024'te bir oy kayması yaşandığını biliyoruz. Daha önce iktidara oy vermiş bazı grupların başka ekonomi olmak üzere mevcut sistemle ilgili şikayetlerinden ötürü 2024’te ya sandığa gitmediğini ya başka partilere oy verdiğini biliyoruz. Bazı seçmen grupları, örneğin emeklikler ve ev hanımları gibi, bu grupların başını çekti. Diğer yandan, mavi yakalı çalışanlar için durum pek böyle değildi.
Bu ilginç bir durumdu ve neticede bizim için bir araştırma sorusu oldu oldu. Bu konuyu Işık Üniversitesi’nde siyasette duyguların rolünü araştırdığımız Emotics Lab’de, hem kantitatif hem kalitatif olarak çalıştık. Kantitatif çalışma bu grupta kaymanın beklendiği kadar olmadığını doğruluyordu. Kalitatif çalışma, yani odak grup görüşmeleri ise, bize bunun neden böyle olduğu konusunda daha fazla içgörü sağladı.
Görüyoruz ki, şöyle bir durum var: Evet bu grup piramitte en aşağıda. Evet şartları kötü. Ama ekonomi konusunda umutsuz olsalar da başka konularda umutlular. Mesela dış politika. Türkiye'nin dış politika ve güvenlik alanında güçlü bir marka olduğu söylemi bu grubun kırılganlığına iyi geliyor. Bunu iyi görmek lazım: Sosyoekonomik kırılganlığı çok yüksek olan bu grupta, güç özleminin de çok yüksek olduğunu görmek lazım. Bu grubun bir yere tutunmaya, kendini güçlü hissetmeye çok ihtiyacı var. Güçlü adam siyaseti, dış politikada belki “kabadayı” diyebileceğimiz bir duruş bu gruba duygusal olarak çok iyi geliyor.
Bu algı doğrudan siyasi söylemlerle mi, dizilerle mi, sosyal medyadaki bazı içeriklerle mi oluşuyor, bu tartışılabilir. Ama dış politika ve güvenlik konusunda Türkiye'nin güçlü bir marka olduğu algısının iktidar seçmeni mavi yakalı çalışanlarda ciddi bir karşılık bulduğunu gördük.

Prof. Dr. Seda Demiralp
Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Şöyle diyeyim, kantitatif çalışmamızda iktidar seçmeni içinde umudu en yüksek ölçtüğümüz grup vasıfsız mavi yakalılar idi. Yüz yüze görüşmelerde sorduğumuzda o umudun ekonomiden değil, ama dış politika ve güvenlikten geldiğini gördük. Bu katılımcılar, "Soframda yemeğim varsın az olsun ama başım dik dursun" diyorlar. Ya da araştırma raporuna taşıdığım bir alıntıda olduğu gibi: "Muhalefet isterse yemeğimden altın çıkarsın. Drone üretimimizi durduracaksa, dış politikada attığımız adımları geriye alacaksa istemem" diyorlar.
Çünkü dünyanın çok güvensiz olduğu algısı bu grupta çok kuvvetli. Ve bu güvensizlik kaygısını en çok mevcut güçlü adam siyasetinin giderebileceğine dair kanı güçlü.
Fakat hepsi bu da değil. Bunlardan da belki daha önemli olan şu: İktidar seçmeni mavi yakalılar, kendilerine mevcut şartlar içerisinde verilebileceğinin en fazlasının verildiğini düşünüyor. Belki dışarıdan bakanların anlamakta en zorlandığı kısım bu. "Asgari ücret çok düşük" diyebilirsiniz. Bu kesim biliyor ki, ya da inanıyor ki mevcut şartlarda asgari ücret daha yüksek olamazdı. Para olsaydı, kaynak olsaydı verilirdi diyor. Üstelik "daha fazla asgari ücret olsa benim başka masraflarım da artardı" diyolar ki bu konuda çok da haksız değiller.
Neticede asgari ücret artışı ne yoksullukla mücadele politikası ne de enflasyonla mücadele politikası yerine geçemez. Enflasyonla mücadelenin yolu başka, yoksullukla mücadelenin yolu başka. Ama biz çok uzun süredir kamusal tartışmalarda bu kesime önerebilecek olanın en fazlası “yeterli” bir asgari ücret artışıymış gibi konuşmaya alıştık. Oysa bu kesim aslında popülizmin sınırlarına gelindiğinin son derece farkında ve artık bundan fazlasını duymak istiyor. "Bana daha iyi bir seçenek sun, daha fazla asgari ücret artışı değil, başka şeyler söyle, ötesini söyle" diyor. "Nereden kaynak yaratılacak?" sorusunu soruyor. Farklı cümlelerle aslında şunu söylüyor: "Bana kalkınma vizyonu sun. Ülkenin nasıl zenginleşebileceğini söyle." Çünkü biliyor ki ülke zenginleşmeden kendi durumu iyiye gitmeyecek.
Peki emeklilerle bu grup arasındaki fark nereden geliyor?
Bu güzel bir soru. 2024'te emeklilerde iktidardan muhalefete ciddi bir kayma gördük, mavi yakalılarda aynı oranda bir kayma göremedik. Ekonomik açından bazı benzer şikayetlere sahip olan bu iki grup niye farklı siyasi davranış sergiledi?
Cevaplardan bir tanesi şu: Mavi yakalılar kendilerini hala pazarlık masasında hissediyor. Asgari ücretleri uzun süre, diğer maaşlardan daha yüksek oranda arttı. Bu yüzden, onlarda "Ben masadayım, benimle pazarlık yapılıyor" duygusu var. Emekliler ise masada hissetmiyor kendilerini. Gözden çıkarılmış hissediyorlar. Bu ayrım siyasi davranışı doğrudan etkiliyor.
Peki ev kadınlarında ne değişiyor?
Ev kadınları uzun süre mavi yakalılar gibi iktidarın en sadık seçmen gruplarından biriydi. Ama artık bunun değişmeye başladığını görüyoruz, 2024'ten bu yana gözlemlenen ciddi oy kaymaları var.
Bu kesimin geçmişte oy değiştirmeye olan direncinde de mavi yakalılarda olduğu gibi, kırılganlık konusu önemliydi. Sosyo ekonomik kırılganlık bizi riskten kaçıngan bir pozisyona itebiliyor. Dolayısıyla aslında ekonomik oy verme teorisini çok basit bir şekilde, şikayeti olan oyunu değiştirir gibi okumamak lazım. Kırılganlıklar devreye girdiğinde, eğer elinde avucunda az bir şey varsa onu korumak konusunda kaygılı ve muhafazakâr oluyorsun. Çok ince bir dala sarılmış gibisin. Sana bırak o dalı, o dal çok ince diyorlar. Sen ise başka tutunduğun bir şey olmadığı için ve o dalın zayıflığı yüzünden hep düşme korkusuyla yaşadığın için, iyice hareketsizleşiyorsun. O dalı bırakmak için emin olman gerekiyor. Dolayısıyla kırılgan grupların pozisyon değiştirmeleri için ya o dalın tümüyle kırılması lazım, ya da tutunacak başka bir dalın varlığından emin olmaları.
Yani güvenebilecekleri bir dal istiyorlar…
Mesela işini kaybetmekle maaşının biraz azalması tam da bu sebeple çok farklı siyasi davranışlar doğuruyor. Maaşın biraz azaldıysa bu seni daha da muhafazakâr yapabilir. Ama işini kaybettiysen artık kaybedecek bir şeyin yok, o zaman cesaret gösterme ihtimalin, pozisyon değiştirme ihtimalin birden artıyor.
Ev kadınlarının bu eşiği aşmalarını sağlayan birkaç faktör görünüyor Birincisi çocuklarının geleceğiyle ilgili kaygı — gençlerdeki o yoğun karamsarlık, mutsuzluk annelerde tepki ve kopuş yaratıyor. İkincisi suçla mücadele konusu, özellikle kadın cinayetleri. Bu grup için çok önemli bir başlık. Ev kadınlarında sınıfsal bilinç yüksek, yani kadınlarla ilgili konular gündemlerinde en üst sıralarda. Kadın cinayetleri iktidardan uzaklaşmada önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Uyuşturucu, okullarda zorbalık, okulların gençlere sunduğu olanakların daralması da gündemlerinde oldukça yukarıda.
Muhalefet belediyelerinin kadınlara yönelik somut hizmetlerinin de önemi burada ortaya çıkıyor. Kreşler mesela. Bunlar artık bir vaat olmaktan çıkıp gerçeğe dönüştü. "O ince dalı bırakmak için tutunabileceğim başka bir şey var" duygusunu yarattı. Bu ev kadınlarının oy desteğini almada önemli bir etken oldu diye düşünüyorum.
KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM PROGRAMI GEREKLİ
Bu tabloda muhalefetin öncelikle yapması gereken ne?
Araştırmalarımızda konuştuğumuz kişiler bunu çok net söylüyor:
Onlar muhalefetten, soyut değil, somut bir umut istiyorlar. Bir kalkınma modeli istiyorlar. Muhalefet iktidara gelirse ne yapacak, nereden kaynak yaratacak? Doğal kaynak mı bulacak? Katma değeri yüksek bir şey mi üretecek? Aslında ifade etmeye çalıştıkları farklı cümlelerle bu: bir kalkınma vizyonu. Ülkenin nasıl zenginleşeceğinin, kendi refahlarının nasıl artacağının somut ve ikna edici olarak anlatılması.
Bir de şu önemli: Bu kesim ileriye dönük bakıyor, geriye dönük değil. "Bu parti bugün beni mutsuz ediyor o halde onu, cezalandırayım" deyip gidip hemen ötekine vermiyor. Öncelikle, "gelecekte beni ekonomik olarak hangisi daha iyi yapar?" diye düşünüyor. Ve bunu tahmin etmek için dönüp geçmişe bakıyor. Ve orada bazen diyor ki, evet şu an kötü ama geçmişte memnun etmişti, yine yapabilir diyor. İktidar seçmeni çoğu zaman böyle diyor. Öte yandan muhalefet hakkında kafasında belirsizlik var. Neticede aynı partinin uzun bir iktidar dönemi oldu. Siz ise iktidardan ne kadar uzak kalmışsanız, seçmen için o kadar belirsizlik kaynağı olabiliyorsunuz. Elindeki bir kuş çalıdaki iki kuştan iyidir diyebiliyor seçmen. Bu öyle ya da böyle bildiği bir seçenek, ötekisiz belki güzel sözler söylüyor ama yapabilir mi, emin olamıyor?
O yüzden somutluk çok kritik. 2023 seçimlerini hatırlayalım. Binlerce sayfalık bir mutabakat metni vardı. Muhakkak ki çok çalışılmıştı üzerinde. Ama yoldan geçen birine "muhalefet gelince ne yapacak, üç tanesini say" deseniz, pek sayamıyordu. İşin gerçeği, çok sofistike ama seçmene iletilmemiş bir vizyon yerine, kolay anlaşılan, sık tekrarlanan, etkisi kısa vadede görülebilecek olan bir program daha işe yarıyor.
Bu programın ne zaman açıklanması gerekiyor?
Bana göre çok erken diye bir şey yok. İktidar iktidara geldiği günden itibaren bir sonraki seçimin kampanyasını yapıyor aslında, yaptıklarıyla, sözleriyle. "Ben seçim vakti devreye girerim" derseniz oldukça geç kalmış olabiliyorsunuz. Zaten medya asimetrisinde sesini duyurman çok zorken beklemek riski iyice büyütüyor?
Bana göre, temel yönelimin başından beri net olması lazım. Özelleştirme taraftarı mısınız, kamulaştırma taraftarı mısınız? Eğitimle ilgili pozisyonunuz ne, dış politikayla ilgili pozisyonunuz ne? Bunların seçmeni en çok ilgilendiren boyutlarının, seçmen gözünde kristal berraklığında olması gerekiyor. Bazı en çarpıcı vaatlerinizi daha sonraya, kampanya sürecine saklamayı seçebilirsiniz, ama ana çerçevenin erkenden netleşmesi önemlidir. Bazen fikirlerinin kopyalanmasından endişe edebiliyor partiler ama bana kalırsa fikrinizi ne kadar erken söylerseniz, o fikri o kadar erken sahiplenmeye başlayabilirsiniz.
19 MART APATİYİ AZALTTI
Apati konusunu ilk derinlemesine araştırdığınızda 2023 seçimleri yeni bitmişti. O günden bugüne siyasi ilgide ne değişti?
2024 seçimlerine daha az seçmen gitti. 2023 sonrasında ölçtüğümüz apatiyi 2024'te bizzat doğrulamış olduk böylece. Ama 2024 sonrasında siyaset alanında bir canlanma da gördük. 2023 sonrası muhalefet seçmenindeki gönül kırıklığının bir sebebi şuydu: "Ne yapsam partim seçim kazanamıyor. Ayrıca bırak iktidarı, kendi partimin yönetimini bile değiştiremiyorum." 2024 sonrasında ise hem CHP seçim kazandı hem de parti içinde bir yönetim değişikliği oldu. Bu ikisi birden muhalif enerjiyi canlandırdı.
Derken 19 Mart oldu. 19 Mart bir şok yarattı ve kısa vadeli etkisi siyasi ilgiyi canlandırmak şeklinde oldu. Kararsızlar o dönem en düşük orana geriledi. Hem iktidar hem muhalefet lehine ama daha çok muhalefet lehine geriledi. Adeta bir seçim atmosferi yarattı.
Odak gruplarımızda tutuklamaların siyasi olduğuna dair genel bir kanı olduğunu hem iktidar hem muhalefet seçmeninde gördük. Bu önemli. İktidar seçmeninin bir kısmı da tutuklamaları siyasi buluyor. "Bu operasyonlar siyasi değil, o yüzden iktidara oy veriyorum" değil; "iktidara oy vermeye devam ediyorum ama tutuklamaların siyasi olduğunu da düşünüyorum" şeklinde bir pozisyon alan önemli bir grup var — ki bu çok kritik. Yargının siyasallaştığına dair bu yaygın görüş kararsızların da neden daha çok muhalefete kaydığını açıklıyor.
Bugün o dönemin mobilize edici etkisi biraz geriledi. Kararsızlar yeniden eski yerlerine doğru bir hareket içinde gibiler. Bu hareketleri izlemek lazım. Bir de asıl şuna dikkat etmek lazım. Bu kadar ağır bir siyasi baskının uzun vadeli etkisi kalıcı bir apatiye de dönüşebilir. 19 Mart sonrası pek çok kişi "Türkiye Rusya mı olacak?" diye sormaya başlamıştı. Elbette iki ülke birbirinden çok farklı. Ama korkunun yönünü göstermesi açısından dikkat çeken bir karşılaştırmaydı bu. Rusya aynı zamanda yüksek apati modeli demek. Türkiye’de bu ölçüde bir siyasi kopuş hiç gerçekleşmedi, umarım da gerçekleşmez. Ama bu tür şokların kısa ve uzun vadeli etkileri farklı olabiliyor. Periyodik ölçmek önemli.
KARARSIZLAR SEÇİMİN KADERİNİ BELİRLİYOR
Kararsız seçmenle apatik seçmen arasında bir fark var mı?
Evet, kararsızların içinde farklı gruplar var. Kronik apatikler — artık tamamen siyaset dışına kaymışlar, hiçbirini beğenmiyorum ya da siyasete katılmaya gerek yok diyenler. Bir kısmı ise henüz karar vermemiş, iktidara da muhalefete de eşit sayılacak bir mesafede duran seçmenler.
Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede partizan seçmenler yerinden oynamıyor. Seçimin kaderini en çok bu geçişken, kararsız, apatik kesim belirliyor. Bu grupları farklı şekillerde tanımlamak ve ölçmek mümkün olduğu için rakamsallaştırmak zor ama kabaca %20-25 gibi bir gruptan söz etmek yanlış olmaz.
Bu grubun son kararını ne belirliyor?
Bu gruplarda entelektüel esneklik yüksek — sabit fikirli değiller, yeniden düşünmeye açıklar. Bu bir fazilettir. Ama aynı zamanda entelektüel apati de yüksek —yani işi enine boyuna düşünmek, en doğrusunu öğrenmek için bilişsel çaba harcamak konusunda isteksizler. Hızlı karar vermek istiyorlar, çok fazla kurcalamak istemiyorlar. Bu onları dezenformasyon açısından da daha savunmasız kılıyor.
Son olarak…
Genel olarak şunu gözlemliyorum: Hepimiz daha dürtüsel, daha duygusal karar vericiler haline geldik. Odaklanmak zorlaştı, bilgi bombardımanı altındayız. Duygudan gelen bilgi çok çabasız geliyor. Bakıyorsunuz, sevdim sevmedim, güvendim güvenmedim şeklinde saniyeler içinde tutum alabiliyor seçmenler. Bu geçişken seçmende biraz daha yüksek ama açıkçası artan dürtüsellik, kararlarımızda duyguya yaslanma durumu hepimizi etkiliyor. Siyasette duyguların rolüne daha yakından bakma ve Emotics Lab’ı kurma kararımız da aslında tam da bu yüzdendi.



































Yorum Yazın