Ayaklarımı severim.
Önceleri itiraz ederlerdi; ayakkabının içinden acı acı kükreyip...
Ayakkabı seçimini onlara; Çorap seçimini kendime bıraktım.
Başlarda kapıdan çıkışlarımız bile gürültülüydü.
Onlar direnir, ben çıkmak isterdim.
Teslimiyet ilk kimi kuşattı; hatırlamıyorum.
Görevlerimiz belirlenince rahatladık.
Alıştık birbirimize.
Kükremeleri günbegün söndü.
Sonunda sustular.
Ben efendiydim; onlar köle.
Sonra alıştık birbirimize.
İki dost gibi çıktık dışarıya.
Ayaklarım ve ben.
Bir annenin ayırmak istemediği iki çocuk gibi benimleydiler.
Eşikten birlikte adım attık.
Başta itiraz edecek gibi oldular; huysuzlandılar.
Kükremekle oldukları yere sığmak arasında kaldılar.
Sonra sustular.
Sokak simsiyahtı.
Işıklar eski bir yüzyıldan kalmış gibiydi.
Rap rap yürüdük.
Sesimiz çoğaldı.
Kimse yoktu.
Islak taşlarda ayakkabılarımı gördüm.
Gözlerim kamaştı.
Güzellerdi.
“Bunlar benim,” dedim.
Etrafıma baktım.
Mahalle yabancıydı.
Evler, başka yerlerden getirilip buraya bırakılmış gibiydi.
Mavi kapılı bir evin önünde durduk.
Göz kamaştırıcıydı mavisi.
Onlar durmak istedi.
“Ben sizin,” dedim.
Hiç yanıt vermediler.
Sustum.
Yalnızlık kış gibi sardı her yerimi.
Sessizce durduk kapıda.
“Deniz gibi,” dedi bir ses.
Ayaklarım titremeye başladı.
Bütün parmaklarımı, her bir boğumunu hissediyordum.
Onlara gülümsedim. Yalnız değildim.
Kapı kollarımdan tuttu.
Kendine doğru çekti.
Direndim.
Yine çekti.
Sürükledi.
İtiraz edemedim.
Bağırmak istedim.
Olmadı.
Kükremeyi denedim.
Olmadı.
Etrafım boştu.
Bedenim ağırlaştı.
Uçmak istedim.
Olmadı.
Ayaklarım geldi aklıma.
Bugün kırmızı çoraplarımı giymiştim.
Gözlerimi aşağıya doğru indirdim.
Yoklardı.
Dizlerimden sonrası boşluktu.
Kırmızı çoraplarım.
Yeşil ayakkabılarım.
Islak taşlar da…
Yoktu.
Ayaklarım benim.
Severdim onları.
Önce itiraz ederlerdi.
Sonra alıştık.
Tüm gücümle kükredim:
“Ben efendinizim.
Yalnızlığımı siz yutun.”
Mavi kapının üzerinde yazılar belirdi, kurşun renginde.
“Yalnızlık bu kapıda saklanır.”


































Yorum Yazın