Bir aydır günlük mesaimin en az iki saatini bu yaz yapacağımız en fazla on günlük tatilin nerede olacağını bulmaya harcıyordum. Aylardan nisandı.
İyi ihtimalle temmuzda gerçekleşecekti bu büyük olay.
İnsan kaynakları, tatili ne zaman yapacağımızla ilgili soruyu sormamıştı henüz. O mail aramıza bomba gibi düşmemişti.
Kritik satranç hamlesi yapmak üzere üç kişilik ekip olarak bilgisayarın başına geçip, senin karın şu zaman izin alamaz, memlekete ağustosta bilet aldık, bizim çocukların kursu bu zaman bitiyorlarla başlayan ve zor biten o yorucu sürece başlamamıştık yani.
Yedinci yılımda biliyordum ki, başlı başına bu boğuşma bile insanı tatile muhtaç edecekti. Nerede kaldı bir senenin yaz tatilinin bu olması.
Her sene aynı kampa gidiyor olmamıza kızım Defne de söylenmeye başlamıştı. Artık sekiz yaşındaydı, ağaçlar kuşlar deniz kısmı defterini kapamıştı. Zaten o defter sadece bende açıktı. Kafamın içindeki gürültüyü, yıldızlı havuzlu açık büfeli bir yerde büyütüp, tatil denen musibetten daha yorgun dönmemek için çırpınıyordum. Hoş artık ‘doğal ortamlarda’ sıkılan Defne’nin, anne hadi denize gel, anne şuna bak anne, anne şimdi ne yapacağız sorularıyla, ağacı kuşu içime sindirmem de mümkün olmuyordu. Öğlenden üç biraya hızla asılıp, kafam yarı iyi, gün geçirmeye çalışıyordum.
Bu kez Bodrum’daki o beş yıldızlıdan kaçamayacaktım. Düşüncesi bile içimi boğuyordu ve bunun adı tatildi. Orada üç birayla durumu kurtaramayacağım açıktı.
Tatilin beş bilinmeyenli denklemini çözmeye çalışmaktan helak olmuştum ve tatil düşüncesiyle boğuşmaktan daha şimdiden çok yorgundum.
En azından nereye gideceğimiz konusuyla ilgili yenilgiyi kabul etmiştim, o da epeyce işti.
Biz çocukken sabahtan akşama denizde kudurur ve domates gibi kızararak acılarla kıvranarak uyur, sabah da hiç ders almayan o çocuk neşesiyle yine denize koşardık.
Evet şimdi bunlar tekrar edilmekten canı çıkmış ‘nostaljilerdi.’ Üstünden ancak otuz sene geçmişken üç nesil öncesi gibi anıyorduk.
Mayıs geldiğinde malum soru da gelmişti. Ne zaman tatil yapacaktık?
Madem yapacaktık, oturup üstüne kafa yoracaktık. Başı sonu aşırı belli olacaktı, o sırada yerimize kimin bakacağını belirlemeliydik ve acil durumlarda aranacağımızı bilmeliydik. Hiç olmazsa maillerimizi de arada kontrol edecektik. Arkamızda bir iş takip listesi bırakmalıydık. Yani tatile gitmesek aslında en iyisi olurdu.
Eylülde okullar açılıyordu. Herkesin birer ikişer çocuğu vardı. Eylül ilk hafta pek güzeldi ama okul hazırlıkları başlıyordu. Yani elde temmuz ağustos biraz da haziran vardı. Hazirana tamam diyecek bir cengâver aranıyordu, hoş o da yaz öncesi iş yoğunluğunun zirvesini sunan bir aydı. Bir hafta süren tatil zamanı belirleme savaşlarından sonra Temmuz’un son haftasını almıştım.
Genel müdüre bu süre zarfında işlerin nasıl aksamayacağı üzerine birkaç gün dil döküp, neredeyse bütün yazı anlatan bir özet yazmıştım. Kendisi parçalı, uzun hafta sonu mantığında üç beş izin kullanacaktı. Böylesi daha iyi oluyordu. Ben de o günlerde yerimde olmalıydım ki hemen aksiyon alabilmeliydik.
Hala nedense emin olamadığım için bir hafta otelde yer ayırtmadan bekledim.
Onu da ‘hallettiğimde’ mayıs sonu gelmişti. İki aydan az kalmıştı büyük meseleye.
Anlık işitme hasarı sağlayan bir havuzdaydık nihayet. Herhalde yüz desibelin üzerindeki müzik denen şeye, animatörün patlak mikrofonuyla çoluk çocuğa gaz veren haykırışları karışıyordu. Çığlık çığlığa bir kıyamet yeriydi ortalık. Topuklu terlikli, boncuklu parlak kimonolu kadınlar her şey dahil açık büfeden tepelediği tabaklarla çocuklarının mutlu tatilini izliyordu.
Havuzu gören ve mümkün olduğunca uzak bir şemsiyenin altına sığınmıştım. Az alkollü uydurmasyon kokteylimle hiç açmadığım kitabın kapağına bakıp, maillerimi kontrol ediyordum.


































Yorum Yazın