Herhangi birisiyle konuşurken ya da sosyal medyada bir konuda yorum yazarken fikir tartışması diye başlayan konuşmaların bir süre sonra kişiselleştiğini görüyoruz.
Çoğu zaman tartışma, fikir ya da düşünce üzerinden değil de karşımızdaki insanın mantığı, zekâsı veya niyeti üzerinden yürümeye başlıyor.
Farklı bir görüş (özellikle siyaset, din, kimlik vb. gibi hassas saydığımız konularda) duyduğumuzda genellikle tavrımız değişiyor. Yüz ifademiz, ses tonumuz, kalp atışlarımız daha bir farklı oluyor. Çoğunlukla bulunduğumuz ortam geriliyor.
Farklı bir görüşü “alternatif bir fikir” olarak değil de çoğunlukla kendi fikirlerimize ya da varoluşumuza yönelik bir tehdit gibi algılıyoruz.
Konuşmalar sırasında genellikle olaya “fikrinizi/görüşünüzü merak ediyorum” şeklinde değil de daha çok “durun, size neden yanlış olduğunuzu anlatayım” şeklinde yaklaşıyoruz sanki.
Konuşmalarda asıl amacımız, beraberce doğru bir fikre ulaşmak değil de her durumda kendi düşüncelerimizle baskın gelip karşımızdakini yenmeye çalışmak sanırım. “Haklı çıkma” isteğimiz, genellikle “anlama” isteğimizin önüne geçiyor.
Konuşurken çoğu zaman sakin olup karşımızdakini sabırla dinlemiyoruz da bir an önce cevap vermek için can atıyoruz gibi sanki.
Konuşmalarımız ya da mesajlarımız sırasında “yok öyle değil!”, “sen kandırılmışsın”, “bir şey bilmiyorsun”, “gerçekleri görmüyorsun”, “sen anlamazsın”, “cahilsin”, “sizin gibiler hain” vb. gibi ifadeleri kolaylıkla kullanabiliyoruz.
Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.
Bugün herhangi bir ortamda bir insanla konuşurken insanların çok kısa süre içerisinde gerildiklerini görebiliyoruz. Kısa bir taksi yolculuğu süresinde bile -konu ne olursa olsun- hem sürücünün hem yolcunun neşesini kaçıracak şekilde bir diyalogla karşılaşabiliyoruz. Ya da iş, aile çevresinde yapılan kısa bir sohbette bile insanlar hemen kamplaşabiliyorlar. Özellikle de Twitter, Facebook, Youtube gibi ortamlarda durum daha da vahim. Kim hangi konuda görüş bildirirse hemen karşısında onlarca, yüzlerce kişinin hemen itiraz ettiğini hatta saldırıya geçtiğini görüyoruz. Bu düşüncenin tam karşısında bir şey söylendiğinde de benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Siyasi konulardaki tartışmaları ya da televizyonlardaki açık oturumları hiç söylemiyorum bile. Peki karşıdaki kişi bir şey söylediğinde hemen ona karşı tavır almamızın, gerilmemizin, onunla tartışmaya girmemizin ya da uzaktaysak da hakaret, aşağılama, linç vd. elimizden ne geliyorsa onu yapmamızın nedeni ne acaba?
Bu, normal bir durum mu? Karşıdakinin fikirleri çok saçma olduğu için mi böyle oluyor? Ama biliyoruz ki saçma olmayan fikirlere de tahammül edilmiyor. (Zaten ayrıca “saçma” ne ki? Bir fikrin saçma olup olmadığına kim karar verecek?)
Peki bize ters geldiği için mi böyle bir yaklaşım var? Öyleyse bile herkesin istediği gibi düşünme hakkı yok mu? Herkesin bizim gibi düşünme mecburiyeti mi var? Ya da öyle düşünseler ne olacak ki? Onlar da farklı düşünsün, ne olur?
Ya da yeni bir fikri bünyemizde istemediğimiz için mi? Veya burada benim aklıma gelen veya gelmeyen başka bir nedenle mi?
.jpeg)
İnsan istediği fikri söyleyemez mi? Bu linç ve öfke neden?
Gerçekten günlük hayatımızdaki konuşmalarda da sosyal medyadaki yazışmalarda da birbirimize ve başkasına karşı çok ciddi bir tahammülsüzlüğün olduğunu görüyoruz. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemli nedenlerinden birisi “tek doğru benimki” yaklaşımı sanırım. Yani kendi fikrimizi tartışılmaz görmek, “bu konuda başka doğru yok” demek, dolayısıyla başka bir fikri baştan geçersiz saymak.
Yine özellikle bizim gibi ülkelerde bazı fikirler sadece “düşünce” olarak değil, insanın kimliğinin bir parçası olarak görülüyor. Bu alanlarda farklı bir görüş, sadece bir fikir değil, kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Benzer şekilde karşı tarafı bir “insan” olarak değil de bir kimlik ya da etiket olarak görme durumumuz var. Farklı düşünce ve yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlükle birleşince de en küçük bir farklılık, kolaylıkla hemen “biz” ve “onlar” şeklinde bir ayrıma yol açabiliyor.
Yine özellikle bireyleşmenin tam ve sağlıklı bir şekilde yaşanamadığı bizim gibi toplumlarda insanlar sürekli bir “haklı çıkma” ve “onaylanma” ihtiyacı hissediyorlar. Bir birey olarak her durumda değerli olduklarını hissedemiyorlar. Onun için konuşmayı savaşa çeviriyorlar. Kazanınca ya da kazandığını sanınca da kişiliklerini ve egolarını korumuş oluyorlar.
Aynı şekilde televizyon, sosyal medya ve siyaset sahnesinde kullanılan dilin zaman zaman sert ve dışlayıcı olması da çok önemli bir etken. Özellikle tartışma programlarında insanların birbirinin sürekli sözünü kesmesi, bağırarak konuşması ve karşı tarafı dinlememesi izleyicileri de etkiliyor. Ayrıca siyasette liderlerin kullandığı üslup, toplumun geneline de yansıyor. Sürekli tartışma ve suçlama kültürü, insanlardaki empatiyi zayıflatıyor.
Yine bir toplumdaki eğitim sistemi ve eleştirel düşünme eksikliği de farklı görüşlere tahammülsüzlüğün nedenlerinden birisi olabiliyor. Çoğunlukla ezbere dayalı bir eğitimde insanların tartışma, farklı görüşleri dinleme ve analiz etme becerileri yeterince gelişmeyebiliyor. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş kişiler fikir ile kişiyi ayıramıyor ve karşı argümanı anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla “onun bakış açısı ne?” sorusu sorulamadığı için katı ve kapalı insanlar oluşuyor.
Halkımızın günlük hayatta yaşadığı stres, ekonomik sıkıntı, siyasi sorunlar vb. gibi konuların da tahammül seviyesini azalttığını düşünüyorum. Özellikle toplumda birbirine güven çok düşük bir seviyede olduğu, insanlar da karşı tarafın iyi niyetine kolay inanmadığı için farklı fikirlere daha kapalı olabiliyorlar. Bu durumda en küçük bir fikir ayrılığı bile insanlar arasında büyük bir ayrışmaya dönüşebiliyor.
Sonuç: İyi değiliz
Gerçekten de başka birisi bir konuda bir şey söylediğinde hemen itiraz etmemizin, karşı çıkmamızın, giderek karşıdakini susturmaya çalışmamızın -bir kısmını yukarıda ifade etmeye çalıştığım- birçok sebebi var ama bence galiba en önemli nedeni şu: Maalesef iyi değiliz. Sorun, karşıda ifade edilen fikrin kötülüğü ya da değersizliği değil. Biz; iyi, rahat ve sakin olamadığımız için başkasının fikirlerine tahammül edemiyoruz diye düşünüyorum. Yoksa her fikir kendi içinde değerlidir ve en azından dinlenilmeyi hak eder.
Peki -eğer öyleyse- bu durumu düzeltmek için ne yapmak gerekir?
Öncelikle belki şunları kabul ederek başlamakta yarar var: Dünyadaki her şeyi ben bilmiyorum. Söylediğim, düşündüğüm her şey doğru değil. Bu zaten mümkün de değil gerekli de değil. Bilmediğim, öğrenmem gereken çok fazla konu, bilgi, düşünce, fikir vd. var. Her bir insandan alabileceğim, öğrenebileceğim yeni şeyler var. Her bir insanla yapacağım bir konuşma bana yeni ufuklar açabilir. Yeni fikirler, düşünceler edinebilirim. Dünyada hiçbir zaman hiç kimseyi bir konuşmada yenmek zorunda değilim. Başka birinin daha doğru bir fikrinin, düşüncesinin, bakışının, bilgisinin olması da benim yenilmem demek değil zaten. Her bir konuşma hem benim hem de karşımdaki insanın yararına olacak, bilgisini artıracak, ufkunu genişletecek bir fırsattır.Ben konuştuğum insanla rakip değilim. O, daha doğru bilgileri ve daha güzel düşünceleri beraber aradığımız yol arkadaşım benim. İkimiz aklımızı, bilgilerimizi, fikirlerimizi, düşüncelerimizi ne kadar bir araya getirirsek o kadar yararımıza olacak. Tersine birbirimizi ne kadar bastırır, fikirlerimizle/sözlerimizle birbirimizi ne kadar dövüp sindirirsek ikimiz de o kadar kaybedeceğiz. Dolayısıyla her bir konuşmanın ikimiz için de en faydalı olacak şeklini bulmamız en doğrusu. Benim ya da karşımdakinin kişilik sorunlarının, kendini kanıtlama motivasyonunun, onaylanma ihtiyacının bu faydaya engel olmasına izin vermememiz gerekir.
Özetle, farklı bir görüş duyduğumuzda bir an duraklayıp kendimize şu soruyu sormamızda yarar var sanırım: “Söylenenleri anladım mı yoksa otomatik olarak karşı mı çıkıyorum?”
Yine konuşmalarda karşı tarafı gerçekten -aktif olarak- dinlemeye çalışabiliriz. Karşının sözünü kesmeden dinleyip anladığımızı ifade etmeye çalışabiliriz. “Şunu mu demek istediniz?”, “eğer doğru anladıysam…”, vb. gibi ifadelerle verimli bir konuşma için sağlam bir zemin yakalayabiliriz.
Anlamadığımız bir noktayadoğrudan karşı çıkmak yerine “neden böyle düşünüyorsunuz?” ya da “bu söylediğinizi nasıl temellendirebiliriz?” gibi sorular sormaya çalışabiliriz. Tartışma yerine karşılıklı anlaşılmaya dayalı bir sohbet oluşturmaya çabalayabiliriz.
Mümkün olduğunda “sen” veya “siz” yerine “ben” dilini kullanmaya çalışabiliriz. “Yanlış düşünüyorsunuz” demek yerine “ben bu konuda farklı düşünüyorum çünkü…” diyerek konuşmayı bir suçlama formatından çıkarıp diyalog haline getirmeye çalışabiliriz.
Her konuşmada bizim de karşı tarafın da her zaman %100 doğru olması gerekmediğini aklımızda tutabiliriz. Karşılıklı olarak söylenenlerin bir bölümüne kısmen katılıyor olabiliriz. “Bu dediğiniz bana da mantıklı geldi” ya da “ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demeyi öğrenebiliriz. Böylece ortak noktalarımızı belirler, karşı tarafı savunma pozisyonundan çıkartır, farklı baktığımız noktaların da daha sakin bir zeminde tartışılmasını sağlayabiliriz.
Her türlü çabaya rağmen verimli bir konuşma ortamı oluşamıyorsa da konuyu uzatıp birbirini kırmak yerine bazen o tartışmayı devam ettirmemek de en iyi çözüm olabilir. Her tartışma sonuca bağlanmak zorunda değil. “Şu anda bu konuşma yararlı değil, daha farklı bir zamanda ve ortamda konuşalım” demek, bazen her iki taraf için de en doğru yaklaşım olabilir.
Anlaşamayacağımız, konuşarak çözemeyeceğimiz bir şey yok aslında. Yeter ki biraz sakin, saygılı, iyi niyetli, yapıcı, öğrenmenin gücüne inanan ve değişime açık birisi olalım.
Mevlana’ya atfedilen, çok sevdiğim bir söz var:
“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşalım.”



































Yorum Yazın