31 Mart’ta Pekin’e inen heyet, sekiz yıl aradan sonra Çin’e giden ilk Avrupa Parlamentosu heyetiydi. Takvimde küçük görünen bu ziyaret, son haftalarda büyüyen daha geniş bir hareketin parçasıydı. Avrupa başkentleri, Çin dosyasını artık tek bir refleksle yönetemeyeceklerini daha açık görüyor. Pekin’le temas kurmak, bugünün dünyasında eski alışkanlıklara dönüşten çok maliyet hesabı, pazar erişimi ve siyasi manevra arayışıyla ilgili.
Bunun hemen ardından Kanada Maliye Bakanı François-Philippe Champagne’ın 1-4 Nisan tarihleri arasında Çin’e gitmesi de dikkat çekiciydi. Ottawa yönetimi bu ziyareti stratejik ve ekonomik bağları güçlendirme adımı olarak sundu. Birkaç yıl önce daha sert konuşulan başlıkların bugün yeniden diplomatik dil içinde ele alınması, uluslararası sistemde yeni bir ayar arayışına işaret ediyor. Kısacası mesele, Çin’le duygusal bir yakınlaşma kurmak değil dünya sertleştikçe seçenekleri çoğaltmak.
Bu noktada abartılı cümlelere de gerek yok. Avrupa ile Kanada, Pekin’e doğru büyük bir siyasi koşu başlatmış görünmüyor. Daha soğukkanlı, daha ölçülü, daha hesaplı bir temas dönemi açılıyor. Böyle okununca son günlerdeki ziyaretler çok daha anlamlı hâle geliyor; zira Batı ittifakı içinde yer alan ülkeler, Washington’la yürürken Çin’le konuşmanın kapısını da açık tutuyor.
Asıl mesele hareket alanı
Avrupa’yı ve Kanada’yı Pekin’e yaklaştıran ilk unsur, ABD’de sertleşen ticaret siyasetidir. Trump yönetiminin 2 Nisan’da açıkladığı yeni tarifeler, müttefik ülkelere açık bir mesaj verdi: Washington, ekonomi alanında korumacı dili geri plana itmiyor. Böyle bir atmosferde Avrupa da Kanada da tek bir merkezden gelen baskının maliyetini daha fazla hissediyor. Bu yüzden Çin’le temas, uzak bir seçenek olmaktan çıkıp pratik bir ihtiyaç hâline geliyor.
Burada dikkat çeken nokta şu: Ne Brüksel ne Ottawa, Pekin’le yeni bir siyasi yakınlık hikâyesi yazıyor. Güvenlik başlıklarında Washington’la bağ sürüyor, teknoloji ve ticarette ise daha geniş bir alan aranıyor. Bu ikili hat, son yılların en belirgin dış politika eğilimlerinden biri oldu. Müttefiklik devam ederken ekonomik bağımlılığı dağıtma isteği güç kazanıyor ve Çin bu arayışta kaçınılmaz bir muhatap olarak öne çıkıyor.
Ekonominin soğuk mantığı
Avrupa cephesinde ekonomik gerçekler çok sert konuşuyor. Brüksel’in gündemindeki başlıklardan biri, 2025 boyunca Avrupa Birliği’ne giren 5,8 milyar paket oldu. Bu düşük değerli gönderilerin yüzde 90’ından fazlası Çin çıkışlıydı. Bu sayı, e-ticaret akışının ne kadar büyüdüğünü gösteriyor. Daha önemlisi, Avrupa pazarıyla Çin üretim ağının ne kadar sıkı bağlandığını da ortaya koyuyor.
O yüzden Avrupa’nın Çin’le bugünkü ilişkisi kopuş siyasetiyle ilerleyemiyor. Avrupa heyetinin Shein, Alibaba ve Temu gibi şirketlerle görüşmesi de bunu yansıtıyor. Masadaki konu ürün güvenliği, adil rekabet, pazar erişimi ve kuralların nasıl işleyeceğiydi. Yani kapı çalınırken gülümseme kadar denetim talebi de masaya konuyor; bu ilişki, kontrollü temas ve sert pazarlık üzerine kuruluyor.
Kanada tarafında da benzer bir gerçek var. Çin, 2025’te 124,8 milyar dolarlık ticaret hacmiyle Kanada’nın en büyük ikinci tek ülke ticaret ortağıydı. Böyle bir ilişkiyi uzun süre sert söylemlerle taşımak kolay değildi. Ottawa’nın yeniden diyalog araması, biraz da bu ekonomik ağırlığın dayattığı bir yönelim.
Pekin için açık kapı siyaseti
Çin cephesinde de kapıları açık tutan bir yaklaşım öne çıkıyor. 27 Mart’ta Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao’nun Avrupa Birliği’nden ithalatı artırmaya hazır olduklarını söylemesi boşuna değildi. Pekin, ABD ile sürtüşme büyürken Avrupa ve Kanada’yla kanalları canlı tutmanın değerini biliyor. Bu tutum, “yakın dostluk” diliyle kurulmuyor, daha çok çıkarların soğuk hesabıyla yürütülüyor.
31 Mart’ta Avrupa heyetinin ziyaretini memnuniyetle karşılayan Çin Dışişleri de benzer bir sinyal verdi. Geçen yıl bazı Avrupa Parlamentosu üyelerine dönük yaptırımların kaldırılması da bu yumuşama arayışının önünü açmıştı. Pekin, Avrupa’yla yaşadığı gerilimleri tümüyle bitirmiş görünmüyor. Ancak bugünün şartlarında temas kanallarını genişletmenin kendi lehine sonuç üreteceğini hesaplıyor.
Çin’in son günlerde Avrupa’yla konuştuğu başlıklar da bu resmi büyütüyor. 2 Nisan’da Wang Yi’nin AB dış politika kanadı ve Almanya’yla yaptığı görüşmelerde ateşkes çağrısı yapması ve Hürmüz’de seyrüsefer güvenliğini vurgulaması, Pekin’in ticaret dışı dosyalarda da dinlenen bir aktör olmak istediğini gösterdi. Avrupa açısından bakıldığında, bu Çin’i yalnızca üretim merkezi olarak görmeyi zorlaştırıyor. Çünkü enerji yolları, savaş riski ve tedarik güvenliği konuşulurken Pekin’le temas kurmamak giderek daha maliyetli bir tercih hâline geliyor.
Yeni dönemin dili ne söylüyor?
Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya net bir sonuç çıkıyor. Avrupa ile Kanada Çin’le ilişkilerini eski iyimserlik dönemine taşımıyor, lakin kapıları kapatmanın bedelini de açık biçimde görüyor. Bu yüzden önümüzdeki dönemde seçici ortaklık, kontrollü temas ve başlık bazlı işbirliği daha sık karşımıza çıkacak. Ticaret yürürken kuşkular sürecek, diplomasi ilerlerken denetim talebi masadan kalkmayacak.
Asıl sorulması gereken soru da burada başlıyor: Avrupa ve Kanada, Washington’ın sertleşen çizgisi karşısında ne kadar bağımsız hareket alanı açabilecek? Son günlerdeki Pekin temasları, bu arayışın şimdiden başladığını gösteriyor. Ortada büyük bir romantizm yok, parlak sloganlar da yok. Daha çok şu var: Dünyanın güç dengesi sarsıldıkça, ülkeler tek bir merkeze bakarak yol alamayacaklarını fark ediyor.






























Yorum Yazın