Bir psikolojik danışman olarak en sık duyduğum cümlelerden biri şu: “Benim kaderim bu.”
Genellikle bu cümle, tekrar eden hayal kırıklıklarının ardından geliyor.
Aynı ilişki dinamikleri, benzer duygusal sonuçlar… Farklı insanlar ama tanıdık bir his: “Yine aynı şey oldu.”
Ama gelin bunu birlikte biraz yeniden düşünelim.
Bilim bize kaderin sandığımız kadar dışsal olmadığını söylüyor.
Frederic Bartlett’in hafıza üzerine yaptığı çalışmalar çok net bir şeyi ortaya koyuyor: İnsan zihni geçmişi olduğu gibi saklamıyor. Aksine, onu kendi inançlarına, beklentilerine ve geçmiş deneyimlerine göre yeniden kurguluyor. Yani hafıza dediğimiz şey, bir kayıt cihazı değil; aktif bir anlamlandırma süreci.
Bu sadece geçmişi nasıl hatırladığımızı değil, bugünü nasıl yaşadığımızı da etkiliyor.
Jean Piaget’nin bahsettiği asimilasyon sürecini düşünelim. Yeni yaşadığımız şeyleri, çoğu zaman olduğu gibi almak yerine, zaten bildiğimiz kalıplara uyduruyoruz. Çünkü zihin tanıdık olanı seviyor. Güvenli olan, çoğu zaman doğru olandan daha cazip geliyor.
Buna bir de onaylama yanlılığı ekleniyor. Yani zaten inandığımız şeyi doğrulayan verileri seçiyoruz, diğerlerini ise görmezden geliyoruz. Böylece zihnimiz tutarlı kalıyor ama bu tutarlılık her zaman gerçekle örtüşmüyor.
Bir de işin davranış tarafı var.
Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik deneyleri bize şunu gösteriyor: İnsan, bir noktada kontrol edemediğini öğrendiğinde, aslında kontrol edebileceği durumlarda bile harekete geçmeyebiliyor. Yani geçmiş deneyimler, bugünkü potansiyelimizin önüne geçebiliyor.
Tüm bunları yan yana koyduğumuzda şunu daha net görüyoruz:
Biz sadece başımıza gelenlerin sonucu değiliz.
Aynı zamanda, onlara verdiğimiz anlamların da sonucuyuz.
O yüzden “kader” dediğimiz şeyi belki de yeniden düşünmeliyiz.
Belki kader, dış dünyada olan bitenlerden çok, bizim içimizde kurduğumuz anlamların sürekliliği. Ve bu anlamlar değiştirilemez değil.
Değişim, geçmişi silmekle başlamıyor.
Onu başka bir yerden okumaya izin vermekle başlıyor.
Etrafımda en çok bunu görüyorum. İnsan kendi şemasını fark ettiğinde, otomatik tepkilerinin dışına çıkmaya başlıyor. Ve o küçük farkındalık anı, aslında büyük değişimlerin başlangıcı oluyor.
Belki de sormamız gereken soru şu:
“Benim başıma neden hep aynı şey geliyor?” değil,
“Ben yaşadıklarımı hangi gözle yorumluyorum?”
Çünkü o göz değiştiğinde, hikâye de değişiyor.
Ve belki de en sade haliyle:
Kader yazılmış bir şey değil.
Kader, her gün içimizde yeniden yazdığımız bir hikâye.
Ve evet…
Kalem sandığımızdan çok daha fazla bizim elimizde.






























Yorum Yazın