Geçtiğimiz yüzyılın en büyük şakası bir sanat galerisine bırakılmış porselen bir pisuvardı. Marcel Duchamp, üzerine "R. Mutt" imzasını atıp o nesneyi bir kaidenin üzerine yerleştirdiğinde bence şunu söylüyordu: "Bu bir sanat eseridir, çünkü sanat değildir." Sanat dünyası bu 'hakaretle' ne yapacağını bilemedi; bir yandan onu reddetti, bir yandan baş tacı etti. Bugün gelinen noktada, modern insanın elinde Duchamp’ın pisuvarından çok daha büyük, çok daha karmaşık ve çok daha çelişkili bir "hazır-nesne" var: ADALET VE DEMOKRASİ!
Bir dönem sanat tarihi dersi almışlığım var ve malum, olur olmaz yerlerde aklıma gelen imgeler tabii ki baş belam. Bu da onlardan biri işte. Pazar sabahı banyodaki o emektar musluk, sızdırmayı bir kenara bırakıp kendi bağımsızlığını ilan ettiğinde, karşısına geçip bir süre öylece izledim (tamamen ıslanarak). İşte Duchamp’ın (Fountain) Çeşme’si öyle geldi aklıma. Benim banyomda su sızdıran o musluk, bozuk bir düzene işaret ediyordu. O an anladım: Bir nesnenin ne olduğu değil, nerede durduğu ve üzerine hangi ışığın (?) vurduğu her şeydi.
Bu küçük banyo kazasından kafamı kaldırıp o devasa adalet sarayları ve seçim sandıkları aklıma gelince, manzaranın aslında dev bir "hazır-nesne" (readymade) sergisinden farkı olmadığını gördüm. Kurallar, yasalar ve o ağır mermer sütunlar yerli yerinde duruyor; ama işlevleri, tıpkı Duchamp’ın o meşhur nesnesi gibi, asıl amacından koparılıp bambaşka bir "kavramsal performansa" dönüştürülmüş durumda. Çünkü modern demokrasi ve adalet, felsefi bir dialetheia’dır; yani aynı anda hem doğru hem de yanlış olan o imkansız çelişki.
İşte tam burada zihnimiz(yani benim zihnim) o meşhur Yalancı Paradoksu'nu hatırlıyor. Hani Giritli Epimenides "Bütün Giritliler yalancıdır" dediğinde sistem bir anlığına donup kalır ya; bizde de sandıklar kurulup yargı kürsüleri "Size en büyük özgürlüğü ve adaleti vadediyorum" dediği an, benzer bir mantıksal çöküş göze çarpıyor. Bu vaat, ancak o beyaz seramiğin (başlarken bahsettiğim o meşhur sanat eserinin) soğukluğuna itiraz etmediğiniz sürece "doğru". Bir gazeteci gerçeği yazdığında veya bir muhalif ses çıkardığında, sistemin o steril galerisinde "aykırı bir sızıntı" başlıyor.
Demokrasi de tam olarak bu kürsüye çıkmış bir Giritli gibidir. Çoğunluğun iradesini kutsarken, o iradenin "iradesizliği seçme özgürlüğünü" de içinde barındırır. Bir sistem, kendisini yok etmeyi vaat eden birine kapılarını açtığında hala demokratik midir? Yoksa kapılarını kapattığında mı antidemokratik olur?
Bu sızıntı bizi, mantığın en karanlık köşesine sürüklüyor: König Paradoksu. Matematikçilerin "tarif edilemeyen en küçük sayıyı" tarif etmeye çalışırken içine düştükleri o çıkmaz... Hah, bizim adalet paketlerimiz ve demokratik reformlarımız da öyle. Adaleti o kadar çok tarif ediyor, o kadar çok "reform" ambalajına sarıyorlar ki; paket açıldığında içinden çıkan şey artık hukuk değil, sadece ambalajın kendi süslü yansıması. "Adaleti tesis ediyoruz" diyerek adaleti askıya almak, ancak bu kadar yüksek bir "kavramsal sanat" başarısı olabilir.
Bu tuhaf serginin en dikkat çekici figürü ise kuşkusuz Yeni Bakan. Elinde o meşhur "reform lambasıyla" (?) koridorları arşınlıyor. Haliyle yürüdükçe gölgesi aydınlandığından olsa gerek, "İşte şimdi her şey çok daha berrak" diyor. Muhtemelen bu paradoksları bilmiyor tabii ki. Bilse, demokrasiyi ve adaleti bir "estetik nesneye" çevirdiğini, onları sergi vitrinlerine hapsedip üzerine şatafatlı söylemlerden boyalar sürdüğünü de fark ederdi.Tıpkı pisuvarın fonksiyonunu yitirip "eser" olması gibi, demokrasi de işlevini yitirip bir "törene" dönüştüğünde en çok tebriği o alıyor!
Bu galeride gazetecinin kalemi "tehlikeli bir obje", sanatçının fırçası "düzeni bozan bir fuzuli işgal", muhalif halkın oyu ise sadece "sergi dekoru" muamelesi görüyor. Siyasetçiler ise bu serginin hem küratörü hem de en ateşli savunucuları. Onlar için adalet, ancak kendi portrelerini çizerken kullandıkları o fırça kadar değerli. Eğer adalet ve demokrasi sadece "doğru tarafta" duranlar için parlıyorsa, o artık evrensel bir ilke değil, kişiye özel tasarlanmış bir "vitrin aksesuarı" olmaz mı?
Bu noktada, karşısında saygıyla eğildiğimiz o porselen tanrıların aslında bizi hiç duymadığını fark etmenin yaralayıcı bir tarafı var. Galiba biz modernler, bu sistemi bir sanat eseri gibi hayranlıkla izleme ve izlerken dilimizi yutma hatasına düştük. Onları kadifeler üzerinde sergileyip parlatırken, asıl ait olduğu o tozlu, gürültülü ve hayli "estetik dışı" sokağın tozuna hasret bıraktık. Oysa bir nesne, sadece galerinin steril sessizliğinde "sanat" sayılabiliyorsa, o çoktan can vermiş demektir; artık sadece antika meraklılarının pazarlık masasına mezedir.
Şimdi bu şık salonda, porselenin soğuk parıltısı altında adaleti ve demokrasiyi beklerken aslında bir cenaze töreninde olduğumuzu düşünmekten kendimi alamıyorum. Belki de kurtuluş, o kutsal kaideleri devirip bu paha biçilemez "eserleri" ait oldukları o karmaşık hayata geri fırlatmaktadır. Tabii o karmaşa bizi de yutmazsa...
Sahi, bu galerinin çıkışı neresiydi?
Yazarın Notu: Bu satırları bitirdikten sonra, banyodaki o malum musluğu tamir etmeye yeltendim. Sonuç, adalet saraylarındaki o meşhur reform paketlerinden farksız: Tam bir fiyasko. Elinde İngiliz anahtarıyla kutsal bir "restorasyon" vaat eden bir siyasetçi kadar beceriksizce, her vidayı sıktığımda sızıntının şiddetini biraz daha artırmayı başardım. Anladım ki; ne metalin dilinden anlıyorum ne de sızan gerçekleri durdurabiliyorum. Şimdi banyo zemininde biriken suyun üzerinde, kendi küçük dialetheia’mı yaşıyorum: Musluk hem tamir edildi (çünkü artık daha fazla sıkılamaz) hem de edilmedi (çünkü banyo hâlâ göl). Sanırım bu galeriden çıkış yok; en iyisi sırılsıklam bir vaziyette, o inatçı sızıntının ritmini dinleyerek tesisat ustasını beklemek.




























Yorum Yazın