Ukrayna’daki savaş dördüncü yılını doldururken, takvimdeki bir yıl dönümünden çok daha fazlasını konuşuyoruz. Haritalarda cephe çizgileri milim milim oynarken, siyasette ve toplumlarda yorgunluk kilometrelerce ilerlemiş durumda. Savaşın ilk haftalarında kullanılan “tarihi dönemeç” ve “demokrasinin savunusu” gibi büyük laflar, yerini daha düşük tonda, daha temkinli ve çoğu zaman da iç politikaya dönük cümlelere bırakıyor. Artık sorulan soru “kim kazanacak”tan çok “kim bu yükü daha ne kadar taşıyacak” haline gelmiş durumda.
Dört yıl önce Moskova tankları Kiev’e yürüdüğünde Batı başkentlerinde neredeyse refleks halinde bir birlik görüntüsü verildi. Enerji bağımlılığına rağmen Rusya’ya sert yaptırımlar kondu; Ukrayna’ya askeri ve mali destek paketleri hızla devreye sokuldu. “Ne kadar sürerse sürsün yanınızdayız” cümlesi hem Moskova’ya hem küresel kamuoyuna verilmiş bir taahhüt olarak kayda geçti. Bugün aynı başkentlerde kurulan cümleler daha yuvarlak. “Bütçe imkânları”, “vergi yükü”, “seçmen hassasiyetleri” gibi kelimeler çok daha sık duyuluyor.
Savaş sahasında da tablo siyah–beyaz olmaktan çoktan çıktı. Rusya’nın tam galibiyeti de Ukrayna’nın sahada kesin bir zaferi de ufukta görünmüyor. Cephe hattında küçük yer değişimleri büyük siyasi tartışmalar üretiyor ama haritayı kökten değiştirmiyor. Bu gri alan, Batı açısından “sınırsız destek” söylemini sürdürebilmek için gereken siyasi enerjiyi giderek daha pahalı hale getiriyor. Ukrayna ise bu gri alanda hem savaşın askeri yükünü hem de Batı’nın söylemsel tutarsızlığının faturasını aynı anda ödemek zorunda kalıyor.
Yorgun Koalisyon: Batı’nın Dili Neden Değişti?
Savaşın ilk yılında Washington, Brüksel ve Berlin’den gelen mesajlar görece netti. Demokrasi–otoriterlik, hukuk devleti–çıplak güç karşıtlığı üzerinden kurulan çerçeve kamuoyunda da güçlü bir destek buldu. Ancak zaman geçtikçe bu çerçeve hem içeriden hem dışarıdan aşınmaya başladı. ABD’de yardımları Kongre’den geçirmek her seferinde daha çetin bir kavga haline geldi. Avrupa’da ise her yeni mali paket enflasyon, enerji fiyatları ve vergi yükü başlıklarıyla birlikte tartışılır oldu. “İlke” söylemi yerini yavaş yavaş “maliyet” hesabına bıraktı.
Bu değişimin bir boyutu da Batı demokrasilerinin kendi iç kırılganlıklarıyla ilgili. Yükselen aşırı sağ, göç ile güvenlik korkuları ve pandemi sonrası ekonomik sıkışma... Hepsi Ukrayna dosyasını bir “değerler savaşı” olmaktan çıkarıp “iç politik risk” başlığına dönüştürüyor. Liderler ekranlarda hâlâ Ukrayna’ya destek mesajları verirken, kulislerde asıl konuşulanın bir sonraki seçimde kaybedilecek oylar olması tesadüf sayılamaz. Bu ikili dil, Moskova kadar Kiev ve Küresel Güney cephesinden de dikkatle izleniyor.
Batı’nın bu yorgunluğu, Rusya’nın stratejik hesabında da önemli bir yer tutuyor. Moskova, Ukrayna sahasında hızlı bir zaferden çok, uzun bir yıpratma savaşını tercih ettiği izlenimini veriyor. Zamanın kendi lehine çalışacağı, Batı kamuoyunun ve kasalarının bir noktada “yeter” diyeceği varsayımı üzerine kurulu bu beklenti kısmen Ukrayna’daki askeri adımlardan, kısmen de Batı başkentlerindeki dil değişiminden besleniyor. Dördüncü yıl dönümünde savaşın askeri dengeleri kadar sabır dengesi de gündeme oturmuş durumda.
Gazze Aynası: Çifte Standart ve Aşınan Meşruiyet
Ukrayna savaşının dördüncü yılına Gazze’deki yıkımın gölgesi düşmüş halde. Aynı liderlerin bir dosyada “sivil altyapı korunmalı”, “uluslararası insancıl hukuk kırmızı çizgimizdir” derken, diğer dosyada yüz binlerce sivilin hedef haline geldiği operasyonlara neredeyse kayıtsız kalmaları kelimelerin ağırlığını değiştiriyor. Ukrayna için kullanılan “savaş suçu”, “zorla nüfus transferi”, “kuşatma” gibi kavramlar Gazze söz konusu olduğunda dikkatle törpüleniyor, yerini “karmaşık güvenlik ortamı” gibi muğlak ifadelere bırakıyor.
Bu çifte standart ahlaki boyutunun ötesinde, tam anlamıyla stratejik bir sorun. Ukrayna için inşa edilen meşruiyet zemini, Batı’nın kendi tutarlılığına dayanıyordu. “Biz hukuku savunuyoruz” iddiası bu zeminin taşıyıcı kolonuydu. Gazze’de uluslararası hukukun en temel ilkeleri her gün ihlal edilirken, aynı aktörlerin Ukrayna için “kurallara dayalı düzen” vurgusu yapmaları giderek daha az ikna edici görünüyor. Özellikle Küresel Güney’de, Ukrayna dosyası “Batı’nın kendi güvenlik alanını koruma savaşı” olarak algılanmaya başlıyor.
Gazze’deki görüntüler, Ukrayna’da savaşın mağduru olan milyonlarca insanın acısını gölgede bırakmıyor. Tam tersine, iki dosyayı yan yana koyan bir hafıza üretiyor. “Kimin hayatı daha değerli, kimin acısı daha görünür?” sorusu, ekranlara yansıyan her haberle birlikte büyüyor. Bu sorunun cevabı, bugünün krizleriyle beraber yarının olası çatışmalarında da kimin hangi blokla yan yana duracağını belirleyecek. Ukrayna için talep edilen dayanışmanın evrensel bir değer mi, yoksa coğrafyaya göre değişen bir ayrıcalık mı olduğu sorusu, dördüncü yılın en kritik tartışmalarından biri haline geliyor.
İran Gölgesi: Sınırlı Kaynak, Sınırsız Cephe
Ukrayna savaşının seyrini etkileyen bir diğer faktör de İran–ABD geriliminin tırmanması. Körfez’e gönderilen uçak gemileri, bölgedeki vekil aktörlere yönelik misillemeler, Irak ve Suriye hattındaki saldırılar... Tüm bunlar Washington’un askeri ve diplomatik enerjisinin önemli bir kısmını Orta Doğu’ya çekiyor. Aynı savunma bütçesinden hem Avrupa cephesini hem Hint–Pasifik’i hem de İran merkezli kriz hattını finanse etmeye çalışan bir ABD kaçınılmaz olarak öncelik sıralaması yapmak zorunda kalıyor.
Bu öncelik tartışması Avrupa’yı da doğrudan etkiliyor. Enerji güvenliği, göç dalgaları ve bölgesel istikrarsızlık riskleri, Avrupa başkentlerinin Gazze ve İran dosyalarına daha fazla odaklanmasına yol açıyor. Ukrayna hâlâ “stratejik öncelik” olarak zikredilse de pratikte karar vericilerin mesaisinin, askeri planlamanın ve medyanın odak noktasının kaydığı görülüyor. Bir anlamda Ukrayna, Batı’nın gözünde “devam eden ama gündemin ilk sırasında olmayan” kronik bir dosyaya dönüşüyor.
İran krizi, Rusya için yepyeni diplomatik fırsat kapılarını aralıyor. Moskova, hem Tahran’la askeri-teknik işbirliğini derinleştiriyor hem de Batı’nın Orta Doğu’ya gömülmesini kendi lehine bir zaman kazancı olarak okuyor. Ukrayna sahasında her ay uzayan savaş, Rusya’nın beklediği “Batı yorgunluğu”nu daha muhtemel kıldığı gibi, ABD’nin dikkatinin bölünmesiyle stratejik baskıyı da azaltıyor. Böyle bir tabloda Kiev’in hem cephane hem diplomatik ilgi açısından rekabet ettiği dosya sayısı artıyor.
Türkiye ve Küresel Güney: Yorgun Blok, Açılan Alan
Bu çok katmanlı kriz ortamı, Türkiye ve daha geniş anlamda Küresel Güney için hem risk hem fırsat barındırıyor. Bir yandan Ukrayna, Gazze ve İran dosyalarında aynı anda pozisyon almak zorunda kalan Ankara, denge siyasetini her zamankinden daha ince bir çizgide yürütmek zorunda. Diğer yandan Batı ittifakının meşruiyet ve tutarlılık krizinin derinleşmesi, Türkiye’nin “çok yönlü diplomasi” söylemine alan açıyor. Karadeniz’deki denge, Gazze’deki ateşkes çağrıları ve İran dosyasında kontrollü gerilim vurgusu, bu çoklu oyunun yapı taşlarını oluşturuyor.
Küresel Güney’in geri kalanı da benzer bir ikilemle karşı karşıya. Bir tarafta Ukrayna savaşı üzerinden şekillenen “Rusya’ya mesafe” beklentisi, diğer tarafta Gazze ve İran başlıklarında Batı’ya duyulan güvensizlik. Birçok başkent, bu çelişkili baskılar karşısında “stratejik tarafsızlık” olarak adlandırılan orta yolu tercih etmeye çalışıyor. Fakat savaşlar uzadıkça ve görüntüler ağırlaştıkça, tarafsız kalmanın maliyeti de artıyor. Kamuoylarının tepkisi, liderlerin manevra alanını daraltıyor.
Ukrayna savaşının dördüncü yılı, aslında bir cephedeki çatışmanın ötesine geçerek Batı merkezli dünya tahayyülünün stres testine dönüşmüş durumda. Bir yanda “kurallara dayalı düzen” söylemi, diğer yanda Gazze’de ve başka coğrafyalarda esnetilen, görmezden gelinen, ertelenen kurallar var. Bir yanda Ukrayna için istenen evrensel dayanışma, diğer yanda canı yanarken kimsenin kapısını çalmadığı toplumların biriken öfkesi duruyor. Bu testin sonucu, Kiev’in geleceğiyle beraber önümüzdeki on yılın jeopolitik mimarisini de şekillendirecek. Bu noktada soru şu: Dördüncü yıl dönümünde elinde kalan şey gerçekten ilke mi, yoksa yorgun ve giderek yalnızlaşan bir vicdan mı?




























Yorum Yazın