Avrupa Hunları ve Bozkır Arkeolojisindeki En Son Bulgular başlıklı konferans, Budapeşte’de yalnızca bir sergiye eşlik eden akademik bir toplantı olarak görülemez. Bu buluşma, Hun araştırmalarında yöntemsel bir kırılmayı işaret ederken, Avrasya tarih yazımında bozkırı merkeze alan yeni bir entelektüel ve diplomatik dilin inşasına da kapı aralamıştır.Macaristan Kültğr Bakanlığı, Macar Turan Vakfı ve TÜRKSOY’un katkılarıyla Macar Ulusal Müzesi salonlarında yürütülen tartışmalar, bozkır toplumlarını “tarihin kenarında” konumlandıran yerleşik anlatıların yerine, kurucu, dolaşımcı ve etkileşim temelli bir tarih okumasını yerleştirme iddiasını taşımaktadır.
Hun Araştırmalarında Yöntemsel Dönüşüm
Avrupa merkezli tarih yazımı Hunları uzun süre ya mitolojik bir “yıkıcı güç” ya da Roma-merkezli anlatının karşıt figürü olarak resmetti. Oysa son otuz yılda Walter Pohl, Hyun Jin Kim ve Macar arkeoloji ekolünün kurucu isimlerinden István Bóna gibi araştırmacılar, Hunları karmaşık siyasal örgütlenmeler, çok katmanlı kimlikler ve ileri düzey devlet kapasitesi bağlamında yeniden ele aldı. Bu literatür, Hun İmparatorluğu’nun yalnızca askerî bir konfederasyon değil; hukuk, diplomasi ve ekonomi üretebilen bir siyasal sistem olduğunu güçlü biçimde ortaya koydu.
Konferansın ayırt edici yönlerinden biri, arkeogenetik, izotop analizleri, arkeokimya ve karşılaştırmalı antropoloji gibi yöntemlerin Hun çalışmalarına sistematik biçimde eklemlenmesiydi. Macaristan’daki laboratuvar altyapısı ve disiplinlerarası ekipler, Avrasya bozkırlarının “sessiz” arkeolojik verilerini konuştururken; hareketliliğin izlerini biyokimyasal imzalarla, siyasetin izlerini maddi kültürle birlikte okuyan çok katmanlı bir bilimsel anlatı üretti.
Kavramsal Alanın Genişletilmesi ve Ortak Dil
Konferansın açılışında konuşan TÜRKSOY Genel Sekreteri Sultan Raev, Macaristan’ın bu süreçteki rolünün altını çizerek, Hun mirası ile Ortaçağ Macar kültürünün hem yerel araştırmalar hem de Türk dünyası için yüksek bir ortaklık potansiyeli sunduğunu vurguladı. Ortak kazılar, sergiler ve akademik toplantılar, derinleşen bilimsel işbirliğinin somut göstergeleri olarak öne çıktı.
Bu çerçevede önerilen yaklaşım nettir: Avrasya tarihini tek bir başlık altında eritmek yerine Hun arkeolojisi, bozkır arkeolojisi, göçebe arkeolojisi, Hazar arkeolojisi ve Oğuz–Çak arkeolojisi gibi alt alanları açıkça tanımlamak. Sovyet sonrası Orta Asya arkeolojisinde de vurgulandığı üzere, “göçebe” kavramı tek başına açıklayıcı değildir; üretim, hareketlilik ve siyasal örgütlenme yerel bağlamları içinde ele alınmalıdır. Bu kavramsal ayrım, ortak hafızayı çoğaltan ve indirgemeciliği azaltan paylaşılan bir bilim dili üretir.
Macaristan ve Hun Hafızası: Bilim ile Kimlik Arasında
Macar toplumunun Attila’yı bir “ata figürü” olarak sahiplenmesi, konferansta romantik bir anlatı olarak değil; bilimle sınanması gereken bir hafıza olgusu olarak ele alındı. Bu tutum, kimlik ile akademi arasındaki gerilimi azaltan olgun bir zemine işaret eder. Sultan Raev’in vurguladığı üzere, Avrupa Hun İmparatorluğu’nun merkezinin bugünkü Macaristan topraklarında kurulmuş olması, Türk devlet geleneğinin Avrupa’daki erken ve etkili tezahürlerinden biridir; bu saptama, belgeler ve bulgularla desteklenmektedir.
Türk Dünyası İçin Kısa ve Uzun Vadeli Kazanımlar
Kısa vadede, bu tür girişimler Türk dünyası akademik çalışmalarının uluslararası literatürde görünürlüğünü artırır; ortak kazılar, veri paylaşımı ve yöntem birlikteliği Orta Asya sahalarının Avrupa merkezleriyle eşgüdümünü güçlendirir.
Uzun vadede ise daha derin bir sonuç ortaya çıkar: Hunlar üzerinden yürütülen bu bilimsel açılım, Türk tarihini yalnızca millî anlatılar içinde değil, küresel tarih bağlamında ele almanın önünü açar. Türk dünyası böylece geçmişini savunan değil; üreten, tartışan ve dönüştüren bir akademik ve kültürel özneye dönüşür.
Siyaset–Kültür–Bilim Eşiğinde Zamanlama
Macaristan’da seçimlere kısa süre kala, böylesine kapsamlı bir sergi ve konferansın Başbakan Viktor Orbán hükümeti döneminde desteklenmesi, kültür ve bilimin stratejik bir devlet politikası olarak ele alındığını göstermektedir. Bu tercih, kültürel mirası popüler söylemin ötesine taşıyarak bilimsel meşruiyet ve kültürel diplomasi zemininde güçlendirmektedir.

2026’ya Düşülen Not
Budapeşte’de ortaya konan bu bilimsel irade, Hunları ne efsanenin sisine hapseder ne de indirgemeci tarih anlatılarına teslim eder. Aksine, bozkır dünyasını veriyle konuşan, yöntemle derinleşen ve disiplinlerarası akılla bütünlenen bir tarih alanı olarak yeniden kurmayı teklif eder. Bu yaklaşım, Türk dünyası açısından yalnızca geçmişin daha sahih biçimde anlaşılması değil; parçalanmış hafızanın bilimsel ve diplomatik bir dille yeniden örülmesi, ortak tarih bilincinin sağlam temeller üzerinde inşa edilmesi anlamına gelmektedir.
Macar Turan Vakfı Başkanı Andras Zsolt Biro, “bu bir başlangıç. Gelecek yıl daha geniş kapsamlı bir çalışma ile toplumun karşısına çıkacağız” diyerek, şimdiden gelecek yılın startını veriyor.
Bu nedenle söz konusu konferansı, 2026’nın başında Türk dünyası için yalnızca umut veren bir akademik girişim olarak değil; kültürel diplomasiyi bilimle buluşturan, geleceğe dönük bir yön tayini ve tarih yazımında yeni bir eşiğin işareti olarak okumak ve tarihe bu bilinçle not düşmek gerekir.


























Yorum Yazın