Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanmasından hâkim önüne çıkana kadar geçen bir senede pek çok şey yaşandı. Ancak bugünden geriye dönüp baktığımızda, soruşturmayı yürütenlerin Erdoğan’a ve seçmene vadettiği pek çok şeyin gerçekleşmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Savcıların tüm delilleri titizlikle topladığı, ellerinde somut kanıtlar olduğu, iddianame ortaya çıktığında CHP’lilerin insan içine çıkmaya utanacakları söyleniyordu. Bunlar son derece yüksek perdeden yapılmış, iddialı açıklamalardı. İktidar kanadında da beklentiyi hayli yükseltti. Ancak neticede ortaya çıkan iddianame, bu beklentileri karşılamaktan çok uzak kaldı. Bahçeli’nin telkinlerine karşın iktidarın dava sürecini TRT’de canlı olarak yayınlamaktan imtina etmiş olması, biraz da iddianamenin görece zayıflığıyla ilgili. Eğer ki savcılık elinde şüpheye yer bırakmayan kanıtlar elde edebilse ve dava sağlam temellere oturan bir iddianame üzerinden yürüyecek olsaydı, tüm sürecin canlı yayınlanmasını bizzat AKP cenahı talep ederdi. Böyle bir yayın yalnızca İmamoğlu’nun siyasi kariyerini bitirmez, aynı zamanda CHP’liler arasında da bir bozgun duygusunun yayılmasına neden olurdu. Ancak böyle bir şey olmadı. Şimdilik dava, İmamoğlu ve arkadaşlarının moral üstünlüğü ile başlamış gibi görünüyor.
Tüm bunlara karşın 19 Mart sürecinin kazananlarından birisi de Akın Gürlek oldu. Belki başardıklarının değil ama çabasının, sadakatinin ve yapmaya cüret ettiklerinin ödülünü, bakanlık koltuğunu kaparak aldı. Daha önce de bakan yardımcılığı yapmış olduğu hatırlanırsa bu atama çok da şaşırtıcı değil. Söz konusu atamanın altında başka bir neden arayanlar, Erdoğan’ın kendisine bu yolla bir dokunulmazlık sağlamayı öngördüğünü de varsayabilir. Öte yandan Gürlek’in adalet bakanı olması, Türkiye’deki siyasal sistemin karakteri bakımından da bize çok önemli şeyler söylüyor. Zira Gürlek siyasetçilik meziyetleri hayli kısıtlı bir isim. Bakan olarak ilk defa gittiği memleketi Nevşehir’de halka yaptığı doğaçlama konuşmayı dinlediğinizde, kendisinde siyasetçiden çok memur kumaşı olduğunu apaçık görüyorsunuz. Cümleleri tek düze; hitabeti ise dinleyenlerde ilgi uyandırmaktan uzak.
Aslında Gürlek bu bakımdan tek örnek değil. İktidar elitleri arasındaki hakiki siyasetçi sayısı gitgide azalırken, görev adamlarının sayısı artıyor. Cumhurbaşkanının çevresi, girdiği siyasi mücadelelerden hep yenilgiyle ayrılmış isimlerle dolu. Murat Kurum ve Binali Yıldırım gibi AKP’li yöneticiler, ancak Erdoğan’ın gölgesi altında bir ağırlığı olan, meşhur tabirle özgül ağırlığı düşük isimler. Bu kişiler icracılık anlamında kuşkusuz etkin olabilirler ancak siyaseten fazlasıyla zayıf oldukları açık. Seçmenle kurdukları ilişkide herhangi bir farklılık yaratabilmeleri imkânsız. Nitekim bunu, Kurum’un İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı sırasında ortaya çıkan absürt sahnelerde, seçim mitinglerindeki konuşma biçiminde gördük.
İktidar bloğu içerisinde siyasetçi kumaşı olan isimlerin iyice azalmış olması, tek adam rejiminin içini boşalttığı kurumların arasına AKP’nin de katıldığı anlamına geliyor. 2001 yılından bu yana Türkiye’nin siyasi koordinatlarını dönüştüren hareket, bu yeni sistemle birlikte dört başı mamur bir siyasi parti olmaktan çıktı. Artık AKP’ye baktığımızda politika üreten, tabandan siyasetçi devşiren ve sahada siyaset yapan standart bir siyasi parti görmüyoruz. Erdoğan’ın partisi bugün yalnızca iki işlevi karşılamak için var. Birincisi, sarayda belirlenen politikaların taşrada duyurulmasına dönük tek yönlü bir iletişim kanalı olmak. İkinci işlevi ise iktidar kaynaklarının paylaşım ve aktarım mekanizmalarına aracılık ederek seçmen kitlelerinin harekete olan sadakatini sürdürmelerini temin etmek. Ancak her iki rol de son dönemde doğrudan Erdoğan ailesine bağlı vakıflarca devralınmaya başladıkça, partinin de zamanla atıl hale gelmesine, edilgen, etkisiz ve hantal bir yapıya bürünmesine neden oluyor.
Erdoğan da bu gidişatı seziyor. Parti teşkilatına yönelik yaptığı uyarıların sayısında son dönemde gözle görülür bir artış var. Belli ki cumhurbaşkanı yaklaşan seçimler öncesi kadrolarını hareketlendirmeye, partisini yeniden ayağa kaldırmaya, teşkilatını daha aktif, daha halkla iç içe olmaya çağırıyor. Ancak tüm karar alma ve politika oluşturma süreçlerinden dışlanmış bir örgütün aynı zamanda sokakta enerjik biçimde siyaset yapmasını beklemek hayalcilik olur. Bu yüzden AKP’nin önümüzdeki seçimlerde alacağı oyun, yine Erdoğan’ın oyunun çok çok gerisinde kalacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu siyasetsizleşme tablosunun karşısında ise, baştan aşağı politikleşen, giderek daha mahir siyasetçileri bünyesinden çıkartmaya başlayan bir muhalefet durmakta. Özel’in CHP’si yalnızca kurumsal siyasetin alışıldık mekanlarında değil, sokakta ve meydanda siyaset yapıyor. Mahmut Tanal gibi figürler, en büyük kriz anlarında yalnız sözleri değil, tavırları ve jestleri ile de bir dinamizm yaratıyor. Parti, içerisine düşürüldüğü mahkeme salonlarından bile siyasi bir enerji devşiriyor.
Bu çerçevede düşünüldüğünde, CHP ile AKP kadroları arasındaki mücadelenin gitgide asimetrik bir hal alması kaçınılmaz. Bir yanda sırtını Erdoğan’a yaslamış, çoğunun ismini hatırlamakta zorlandığımız bir dizi atanmış memur var. Diğer tarafta ise çekirdekten siyasetçi olarak yetişmiş dinamik ve yaratıcı figürler. Aradaki dengesizlik, yönetici kadrolarının neden TV’lere çıkmaktan imtina ettiğinin ve iktidar politikalarını savunma işini büyük ölçüde yandaş gazetecilere bıraktıklarının da bir göstergesi. Hele ki muhalefetten isimlerle aynı platforma karşı karşıya gelmek, muhtemelen akıllarından bile geçirmedikleri bir olasılık. Gerçi tek başlarına yaptıkları halkla ilişkiler çalışmalarına lüks çantalarla gitmeleri veya aldıkları maaşlardan şikâyet etmeleri gibi örnekler düşünüldüğünde, bu çekincelerin yersiz olmadığı da ortada.
Aslında iki partinin kadroları arasındaki bu asimetri yeni değil. Yıllardan beri artarak kendini belli eden bir durum. Bugüne değin her seçimde bu asimetriyi telafi eden, Erdoğan’ın seçim dönemlerindeki kişisel performansı ve halktan gördüğü kişisel teveccüh oldu. Ancak bu kez muhalefetin umutlu olmak için daha fazla nedeni var. Zira Erdoğan artık eski Erdoğan değil. Her seçimde biraz daha az siyasetçi, biraz daha fazla devlet adamı gibi davranan bir cumhurbaşkanı var. Seçim meydanlarında halk ile kurduğu özdeşliğin altını doldurmak, özellikle de gençleri buna ikna etmek onun için giderek zorlaşıyor. Dahası, karşısında 12 metrekarelik hücresinden siyaset yapmayı sürdürebilen bir lider var. Erdoğan, muhalefetle mücadeleyi hukuki araçlarla sürdürmeye çalışırken, İmamoğlu ise vicdanlara seslenmeye ve doğrudan halk ile temas kurmaya çalışıyor. Aslında cumhurbaşkanı da bu performansa yabancı değil. Kendisi de bir zamanlar siyaseti sokakta yapan tam böyle bir figürdü. Ama o köprünün altından çok sular aktı. Karşımızdaki tablo, yerini terk etmemek için direnen bir eski ile, gelmek için zorlayan bir yeninin mücadelesi. Eski daha ne kadar direnebilecek, yeni kazanana kadar yeni kalmayı sürdürebilecek mi göreceğiz. Ama önümüzdeki aylarda bu mücadelenin çok şeylere gebe olduğu açık.





























Yorum Yazın