28 Şubat 2026 sabahı İran’a yönelik başlatılan ABD-İsrail askeri saldırısını iki taraf arasındaki bir güvenlik krizi olarak değerlendirmek çok safiyane bir tutum olacaktır. İran’a saldıran ABD ve İsrail bu savaşı İran’ın nükleer programı ve bölgesel güvenlik tehditleri çerçevesinde açıklama eğilimindeler. Resmî söylem çoğunlukla “önleyici savunma”, “nükleer tehdit” veya “bölgesel istikrarın korunması” gibi kavramlara dayanıyor. Ancak tarihsel süreçte yaşananlar, savaşın zamanlaması, kapsamı ve bölgesel etkileri bu açıklamaların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu gösteriyor.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında İran’a yönelik askeri operasyonun çok daha karmaşık bir tarihsel sürecin bir parçası olduğu açıktır. Bu savaş, küresel güç dengelerinde yaşanan dönüşümün, Orta Doğu’nun enerji jeopolitiğinin ve ABD-İsrail stratejik ittifakının kesişim noktasında ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla İran’a yönelik saldırı yalnızca İran’ın askeri kapasitesini sınırlamaya yönelik bir girişim olarak görülemez. Aynı zamanda Orta Doğu’daki siyasi düzeni yeniden şekillendirme çabasının bir parçasıdır.
Bu bağlamda söz konusu savaş, ABD’nin küresel hegemonya krizinin ve İsrail’in bölgesel üstünlük arayışının birleştiği tarihsel bir an olarak okunabilir. Küresel sistemde güç dengeleri değişmektedir. Bu değişim özellikle Orta Doğu gibi stratejik bölgelerde daha görünür hale gelmektedir.
Bu yazımda, İran’a yönelik savaşın arka planını dört temel düzeyde inceleyeceğim: i) ABD-İsrail ittifakının üzerine oturduğu ekonomi-politik zemin, ii) Orta Doğu’nun enerji jeopolitiği ve petro-dolar sistemi, iii) İsrail’in bölgesel stratejisinin ideolojik ve politik boyutları ve iv) savaşının bölgesel ve küresel sonuçları.
Bu yaklaşım, savaşın yalnızca askeri bir olay olmadığını ve sadece güvenlik endişeleriyle açıklanamayacağını göstertecektir. Aksine bu savaş küresel güç yapılarının yeniden düzenlenmesi sürecinin bir parçasıdır.
ABD-İsrail İttifakı: Yapısal Bir Güç Bloğu
ABD ile İsrail arasındaki ilişki genellikle ortak demokratik değerler ve güvenlik işbirliği söylemleriyle açıklanır. Bu anlatıda iki ülke arasındaki ideolojik yakınlığa vurgu yapılır. Ancak daha eleştirel bir perspektif, bu ilişkinin çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu gösterir. ABD-İsrail ilişkisi diplomatik bir ittifak olmanın sınırlarının çok ötesindedir. Askeri, ekonomik ve teknolojik çıkarların iç içe geçtiği bir güç ağı üzerine inşa edilmiş bir güç bloğudur.
ABD’nin İsrail’e sağladığı askeri yardım bu ilişkinin en önemli unsurlarından biridir. ABD ve İsrail arasında 2016 yılında imzalanan ve 2019–2028 mali yıllarını kapsayan 10 yıllık Mutabakat Zaptı, İsrail’e her yıl toplam 3,8 milyar dolar tutarında askeri yardım taahhüt etmektedir. İsrail, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’den toplamda 300 milyar dolardan fazla (enflasyona göre ayarlanmış) yardım alarak dünyada en fazla ABD yardımı alan ve almaya devam eden ülke konumundadır. Ocak 2026 itibarıyla, 7 Ekim 2023’ten bu yana ABD’den İsrail’e transfer edilen toplam askeri kaynağın 28 milyar doları aştığı belirtilmektedir.
ABD tarafından yapılan bu büyük ölçekli askeri yardımın yalnızca bir güvenlik desteği olarak görülmesi zordur. Madalyonun diğer yüzünde ise Amerikan savunma sanayisi çıkarlarıyla bağlantılı bir ekonomik mekanizma bulunur. İsrail’e verilen askeri hibelerin önemli bir bölümü ABD savunma şirketlerinden yapılan silah alımlarına geri dönmektedir. Bu durum ABD’nin askeri-endüstriyel kompleksine sürekli bir talep yaratmaktadır. Lockheed Martin, Raytheon ve Boeing gibi şirketler için İsrail önemli bir müşteridir.
İlişkinin bir diğer boyutu teknoloji alanında ortaya çıkar. İsrail için işgal altındaki Filistin, gelişmiş askeri teknolojilerin test edildiği bir laboratuvar işlevi görmektedir. Yahudi gazeteci-yazar Antony Loewenstein bu konuyu yetkin bir biçimde ele aldığı eserine bu nedenle Filistin Laboratuvarı adını vermiştir. İsrail ordusu tarafından kullanılan birçok silah sistemi gerçek savaş koşullarında test edilmektedir. Bu durum “battle tested” yani savaşta test edilmiş teknolojilerin küresel silah piyasasında daha kolay pazarlanmasını sağlamaktadır.
İsrail aynı zamanda gelişmiş bir yüksek teknoloji sektörüne sahiptir. Siber güvenlik, gözetim teknolojileri ve yapay zekâ tabanlı savunma sistemleri bu sektörün öne çıkan alanlarıdır. İsrail’de geliştirilen birçok güvenlik teknolojisi daha sonra küresel pazarlara ihraç edilmektedir. Bu teknolojilerin bir kısmı Filistin topraklarında test edilerek geliştirilen kontrol ve izleme sistemlerine dayanmaktadır. Filistin’de kullanılan gözetim teknolojileri daha sonra uluslararası güvenlik piyasalarına satılmaktadır.
Bu nedenle ABD-İsrail ittifakı yalnızca askeri bir ilişki değildir. Aynı zamanda askeri-teknolojik bir ekosistemdir. Bu ekosistem ekonomik çıkarlar, teknolojik işbirliği ve stratejik hedefler tarafından beslenmektedir. Bu yapısal bağlar nedeniyle ittifak, siyasi liderler değişse bile kolay kolay çözülmemektedir.
Enerji Jeopolitiği ve Petro-Dolar Sistemi
Ortadoğu'nun uluslararası politikadaki merkezi önemi; barındırdığı devasa enerji kaynakları, kritik jeostratejik konumu, küresel finansal sistemle olan derin entegrasyonu ve askeri-endüstriyel kompleks için taşıdığı değerden kaynaklanmaktadır.
Petrol modern ekonominin temel girdilerinden biridir. Enerji üretimi dışında birçok endüstriyel süreç petrol türevlerine dayanmaktadır. Plastik üretimi, kimya sanayisi, gübre üretimi ve tekstil sektörü petrol türevlerini yoğun biçimde kullanmaktadır. Ulaşım sistemleri de büyük ölçüde petrol temelli enerjiye bağlıdır. Bu nedenle petrol yalnızca bir enerji kaynağı değildir. Aynı zamanda modern ekonomik sistemin temel yapı taşlarından biridir.
Petrol aynı zamanda küresel finans sisteminin de merkezinde yer alır. 1970’lerden sonra petrol ticaretinin dolar üzerinden yapılması doların uluslararası rezerv para birimi olarak konumunu güçlendirmiştir. Bu sistem petro-dolar sistemi olarak adlandırılmaktadır. Petrol gelirlerinin önemli bir bölümü yeniden ABD finans piyasalarına yönelmektedir. Bu durum küresel finans sisteminde doların merkezi rolünü pekiştirmektedir.
Bu nedenle Orta Doğu’daki enerji akışının kontrolü yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda küresel finansal hegemonyanın sürdürülmesi açısından kritik bir faktördür. Bölgedeki enerji akışında meydana gelecek büyük bir kesinti dünya ekonomisi üzerinde ciddi etkiler yaratabilir. Petrol fiyatlarında yaşanacak ani dalgalanmalar küresel ekonomik krizlere yol açabilir.
İran bu enerji jeopolitiğinde önemli bir aktördür. Ülke dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerinden bazılarına sahiptir ve bu kaynaklar onu küresel enerji sisteminin kritik unsurlarından biri haline getirir. Bunun yanında İran, ABD’nin bölgedeki müttefiklerine meydan okuyabilen az sayıdaki devletlerden biridir. Bu iki unsur –enerji kaynakları ve jeopolitik kapasite– İran’ın konumunu yalnızca bölgesel bir güç olmanın ötesine taşır. Dolayısıyla İran ile yaşanan çatışmalar sadece güvenlik politikaları veya askeri rekabet üzerinden açıklanamaz. Bu gerilimler aynı zamanda enerji jeopolitiğinin ve küresel finans sisteminin işleyişiyle yakından bağlantılıdır.
Tarihsel Arka Plan: 1953 Darbesi ve 1979 Devrimi
ABD-İran ilişkilerini anlamak için tarihsel arka planı incelemek gerekir. Bu ilişkide en kritik dönüm noktalarından biri 1953 darbesidir.
1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık petrol endüstrisini millileştirme kararı aldı. Bu karar Batılı petrol şirketlerinin çıkarlarını doğrudan tehdit ediyordu. ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz istihbaratı (MI6) bu gelişmeye müdahale etti. Bu iki ülkenin desteğiyle İran’da bir darbe (Ajax Operasyonu) gerçekleştirildi. Musaddık devrildi ve yerine Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin otoriter yönetimi güçlendirildi.
Şah rejimi uzun yıllar ABD’nin Orta Doğu’daki en yakın müttefiklerinden biri oldu. İran bu dönemde ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisinin önemli bir parçası haline geldi. Ancak Şah rejiminin katı otoriter yönetimi altında siyasi muhalefet baskı altına alındı ve ekonomik eşitsizlikler arttı. Bu durum İran toplumunda geniş bir hoşnutsuzluk yarattı. Toplumsal kesimlerdeki derin hoşnutsuzluğun tetiklediği toplumsal gerilimler sonunda 1979 İslam Devrimi’ne yol açtı. Devrim bir rejim değişikliğiyle beraber İran’ın Batı merkezli güvenlik sisteminden kopuşuna da sebep oldu.
Devrimden sonra İran kendisini ABD etkisinden bağımsız bir bölgesel güç olarak konumlandırmaya çalıştı. Bu durum ABD ile İran arasında uzun süreli bir stratejik çatışmanın temelini oluşturdu. Bugünkü İran-ABD gerilimi büyük ölçüde bu tarihsel kırılmaya dayanmaktadır.
İsrail’in Bölgesel Stratejisi ve Güç Projeksiyonu
İsrail, ABD için Orta Doğu’daki en önemli stratejik müttefiktir. Bu ilişki özellikle 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra daha da güçlendi. 1967 savaşından sonra İsrail’in askeri kapasitesi ve bölgesel rolü önemli ölçüde artış gösterdi. Bu tarihten sonra İsrail yalnızca kendi güvenliğini sağlamaya çalışan bir devlet olmaktan çıktığı görülür. Aynı zamanda ABD’nin bölgedeki stratejik çıkarlarının korunmasında önemli bir aktör haline gelen İsrail, bazı analistlerce “bölgesel vekil güç” olarak kabul edilir. İsrail zaman zaman ABD’nin doğrudan müdahale etmek istemediği alanlarda askeri güç projeksiyonu gerçekleştiren bir aktör olarak görülmektedir.
İsrail’in askeri stratejisi çoğu zaman hızlı ve yoğun askeri operasyonlara dayanmaktadır. Bu yaklaşım düşmanın askeri kapasitesini kısa sürede yok etmeyi amaçlar. Bu strateji bazı analistler tarafından “şok ve dehşet” doktrinine benzetilir. Amaç askeri üstünlük sağlamanın yanı sıra bölgesel rakiplere güçlü bir caydırıcılık mesajı vermektir.
Ancak bu strateji yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanamaz. İsrail’in bölgesel üstünlüğünü koruma arzusu da bu stratejinin önemli bir unsurudur. İran’a yönelik savaş bu stratejinin en yeni örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Savaşın İdeolojik Boyutu
İran’a yönelik savaş ve bölgesel çatışmaların arkasındaki ideolojik motivasyonlar, İsrail iç siyasetindeki dönüşüm ve ABD’deki teolojik destek mekanizmalarıyla birleşerek yalnızca stratejik hesaplarla açıklanamayacak daha geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır. Özellikle 1967 Savaşı sonrasında güç kazanan bazı dini-siyasi yorumlar, İsrail’i yalnızca modern bir ulus devlet olarak değil, aynı zamanda dini bir kefaret sürecinin parçası olarak görmektedir.
Bu yaklaşımın önemli kaynaklarından biri Rabbi Abraham Kook ve oğlu Rabbi Tzvi Yehuda Kook’un geliştirdiği öğretiye göre İsrail Devleti laik kurucular tarafından kurulmuş olsa bile aslında Davud Krallığı’nın tarihsel devamı ve mesihçi kurtuluşun ilk aşamasıdır. Bu perspektifte devletin varlığı ve toprak bütünlüğü yalnızca stratejik değil, aynı zamanda dini bir emir olarak görülür. Bu düşünceye yakın bazı radikal çevreler bölgedeki çatışmaları Büyük İsrail vizyonunun gerçekleşmesi için bir fırsat olarak değerlendirmektedir.
Bu ideolojik çerçeve, siyasal dili de etkilemektedir. Modern uluslararası hukuk dilinin yerine zaman zaman Kitab-ı Mukaddes’e dayanan sembolik ifadeler kullanılır. Başbakan Netanyahu’nun özellikle 7 Ekim sonrasında yaptığı konuşmalarda Yahudi geleneğinde “topyekûn yok edilmesi emredilen düşman” anlamına gelen Amalek göndermesine yer vermesi bu bağlamda dikkat çekicidir. Benzer şekilde Hamas ve İran’ın Naziler olarak tanımlanması, çatışmayı mutlak iyi ile mutlak kötünün mücadelesi olarak çerçeveleyen güçlü bir ideolojik anlatı üretmektedir. İran ile yaşanan gerilim bazı dini ve siyasi çevreler tarafından eskatolojik bir mücadele olarak da yorumlanmaktadır.
Bu teo-politik/ideolojik anlatı yalnızca İsrail içinde değil, ABD’deki güçlü dini-siyasi hareketler tarafından da desteklenmektedir. Evanjelik çevrelerde etkili olan Hristiyan Siyonizmi, İsrail’in güvenliğini bir dış politika tercihinden ziyade doğrudan bir Kutsal Kitap’a referansla değerlendirmektedir. Bu görüşe göre Yahudi halkının kutsal topraklarda toplanması İsa’nın ikinci gelişinin ön koşullarından biridir.İsrail İçin Birleşmiş Hrıstiyanlar (Christians United for Israel;CUFI) gibi milyonlarca üyeye sahip örgütler İran’a karşı sert politikaları destekleyerek Amerikan siyasetinde önemli bir baskı gücü oluşturmaktadır.
Aynı zamanda İsrail ve ABD yönetiminde İran sıklıkla Batı’nın değerlerine meydan okuyan ideolojik bir rakip olarak tanımlanır. Bu bakış açısına göre İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü mücadele yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi olarak görülemez. İsrail, “medeniyeti barbarlığa karşı koruma” görevinin bir parçasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimler İran ve müttefiklerini Batı medeniyetine tehdit oluşturan “barbarlar” olarak tanımlamış ve 2026’da başlatılan askeri harekâtı (Operation Epic Fury) bu tehdide karşı zorunlu bir adım olarak sunmuştur.
Benzer şekilde Netanyahu İran liderliğini bir “şer ekseni” (axis of evil) olarak nitelendirirken, Donald Trump İran’a yönelik saldırıları “Amerikan halkını korumak” ve “baskıcı bir teokrasiyi devirmek” şeklinde çerçevelemiştir. Pete Hegseth gibi bazı ABD yetkilileri ise İsrail’i Batı adına “kirli işleri” yürüten stratejik bir müttefik olarak görmektedir.
ABD siyasetinde her iki partide de yaygın olan bir diğer yaklaşım ise İsrail’i bölgedeki “tek demokrasi” ve Batı’nın ideolojik ortağı olarak kabul etmektir. Bu nedenle İsrail’in İran’ın nükleer programına yönelik saldırıları çoğu zaman “vazgeçilmez bir güvenlik ihtiyacı” olarak değerlendirilmekte, Biden yönetimi de İsrail’in “kendini savunma hakkını” vurgulayarak diplomatik destek sağlamıştır.
Bu çerçevede İran’a yönelik politikalar yalnızca jeostratejik hesaplarla değil, aynı zamanda ideolojik ve medeniyetçi bir çatışma söylemi içinde de şekillenmektedir.
İç Politika ve Savaşın Zamanlaması
Savaşların zamanlaması çoğu zaman iç siyasi dinamiklerle bağlantılıdır. Tarih boyunca birçok lider iç politikadaki krizleri gölgelemek için dış politikada daha agresif adımlar atmıştır.
Bu durum “dış düşman yaratma” stratejisi olarak da tanımlanabilir.
İran’a yönelik askeri operasyonun zamanlaması da bu bağlamda tartışmaya müsait bir durum arzeder. Bu sebeple bazı analistler savaşın hem ABD (Epstein Dosyası) hem de İsrail’deki iç siyasi krizlerle de (Netanyahu’nun yolsuzluk davası) bağlantılı olduğu hususunda oldukça (ve muhtemelen de haklı olarak) ısrarlılar.
Siyasi liderlerin karşı karşıya kaldığı baskılar karşısında dış politikada daha sert adımlar attıkları bilenen bir durumdur. Bu nedenle İran’a karşı savaş açma kararı sadece ve sadece stratejik bir kararın sonucu olmadığı iddiaları boş iddialar olarak değerlendirilemez. Özellikle müzakerelerle halledilebilecek bir meselede, ısrarla güç kullanmanın tercih edilmesi, içerideki siyasi krizin, müstakbel çatışmanın katalizörlerinden biri olduğunun bir göstergesidir.
Bölgesel Sonuçlar ve Enerji Krizi
İran’a yönelik saldırının en önemli sonuçlarından biri bölgesel istikrarsızlığın artmasıdır. Orta Doğu zaten uzun süredir siyasi krizlerin ve askeri çatışmaların yoğun olduğu bir bölgedir.
Yeni bir büyük ölçekli savaş bu kırılgan dengeyi hem kısa hem de uzun vadede daha da sarsacaktır. Kısa vadede ilk etkilenenlerden biri haliyle enerji piyasalarıdır. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biridir. Dünya petrol sevkiyatının önemli bir bölümü bu boğazdan geçmektedir. Bu nedenle bölgede yaşanacak bir askeri gerilim küresel petrol fiyatlarında dalgalanmalara yol açmakta ve enerji fiyatlarındaki artış dünya ekonomisini doğrudan etkilemektedir.
Ayrıca savaşın uzun vadede bölgesel güç dengelerini nasıl değiştireceği de belirsizdir. Emperyal bir güç yansıtma aracı olarak kullanılan askeri ve siyasi müdahaleler; kısa vadede düzen getirse bile uzun vadede daha radikal direniş hatları, toplumsal öfke ve stratejik yalnızlaşma olarak geri döndüğünü (blowback/geri tepki) belirtmek gerekir. 1979 İran İslam Devrimi, 1953 darbesine dönük bir geri tepkidir. Lübnan’da Hizbullah’ın yükselişi, İsrail’in bu ülkedeki geçmiş işgaline bir tepkidir. El Kaide, Sovyetlere karşı Afganistan’da yürütülen mücadelenin bir ortaya çıkardığı bir geri tepkidir. Hakeza IŞİD de, Irak’ta ABD işgalinin koşullarında ortaya çıkmış ve kök salmıştır. İran’a yönelik bu saldırının yeni bir geri tepki dalgasına yol açması da kuvvetle muhtemeldir.
Filistin Meselesi ve Bölgesel Düzen
Filistin meselesi, Orta Doğu’daki güç ilişkilerini ve bölgesel stratejileri belirleyen temel dinamiklerden biridir. İran bu meseleyi ileri savunma doktrininin bir parçası haline getirerek kendi sınırları dışında bir caydırıcılık alanı ve Direniş Ekseni adı verilen askeri bir müttefik ağı oluşturdu. Hamas ve İslami Cihad gibi gruplara verilen destek, İran’ın bölgesel etkisini genişletme ve İsrail’in askeri üstünlüğünü sınırlama stratejisinin merkezinde yer alan unsurlardandır.
Buna karşılık ABD ve İsrail açısından Filistin sorunu, İsrail’in bölgeye tam entegrasyonu ve Arap devletleriyle kurulan normalleşme projeleri (İbrahim Anlaşmaları gibi) önündeki en büyük engel olarak görülmektedir. ABD’nin bölgesel stratejisi enerji kaynaklarının kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in Niteliksel Askeri Üstünlüğünü korumak ve İran gibi bu düzene meydan okuyan aktörleri sınırlandırmak üzerine kuruludur.
Bu nedenle İran’a yönelik gerilim ve askeri müdahaleler aynı zamanda Filistin davası etrafında şekillenen bir hegemonya krizinin parçasıdır. İsrail, İran’ın kurduğu direniş ağını dağıtmayı stratejik bir zorunluluk olarak görmekte ve bölgeyi ABD-İsrail ekseninde yeniden şekillendirmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede İran’a yönelik savaş, Filistin meselesini de içeren daha geniş bir emperyal düzenin korunması çabasının parçası olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç: Hegemonya Krizi ve Yeni Ortadoğu
İran’a yönelik savaş bir askeri operasyon olmanın yanısıra küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin göstergesidir. ABD’nin küresel hegemonyasının sorgulandığı bir dönemde ortaya çıkan bu savaş uluslararası sistemdeki dönüşümün önemli bir işaretidir.
Tarihsel olarak büyük güçler gerileme dönemlerinde askeri müdahalelere daha fazla başvurmuştur. İran’a yönelik savaş da bu tarihsel eğilimin bir örneği olarak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak tarihsel deneyimler askeri güç kullanarak kalıcı bir bölgesel düzen kurmanın son derece zor olduğunu göstermektedir.
İran gibi büyük ve karmaşık bir toplumda siyasi dönüşüm dış müdahalelerle kolayca gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması askeri çözümlerden çok siyasi ve diplomatik süreçlere bağlıdır.
Filistin meselesinin çözülmesi, bölgesel işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi ve dış müdahalelerin azaltılması bu sürecin temel koşullarıdır. Aksi takdirde İran savaşı yalnızca yeni çatışmaların başlangıcı olacaktır. Bu durum bölgeyi uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine sürükleyebilir.





























Yorum Yazın