CHP’nin “asrın davası” olarak tanımladığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davanın ilk etabı geride kaldı. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dört gündür süren duruşmalar üzerinden yapılacak değerlendirmeler için belki erken sayılabilir. Ancak yaşanan olaylar ve yapılan hatalar, sürecin geleceğine ilişkin belirli bir kanaat oluşturacak nitelikte.
Soruşturmanın yürütülüş biçimi nedeniyle yargılamanın hukuka ve Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) uygun şekilde yürütülmesi zaten pek beklenmiyordu. Nitekim soruşturmanın başlamasından neredeyse bir yıl sonra yapılan ilk duruşmalarda, davanın siyasi ağırlığıyla örtüşecek teknik hazırlığın yapılmadığı; yargılama usulü açısından gerekli ciddiyetin sağlanamadığı görüldü.
Bir anlamda, sanıklar hakkında verilmiş peşin kararların “kitabına uydurulması” ve bu yolla hukuki temeli zayıf kararlar için toplumsal rıza üretilmesi gibi bir çabanın dahi görünmediği izlenimi doğdu. Türkiye’de geçmişte görülen birçok siyasi davada rastlanan bu türden göstermelik hassasiyetlerden bile, “asrın davası” olarak sunulan bu süreçte en azından şimdilik söz etmek güç.
Usul ve Ciddiyet Sorunu
İktidarın, Türkiye siyasetinin en kritik davalarından biriyle karşı karşıya olduğu gerçeğini yeterince dikkate aldığı da söylenemez. Bunun ilk göstergesi, duruşma salonunun kapasitesinin davanın önemine uygun olmamasıydı.
Mahkeme heyetinin ilk günden itibaren sergilediği performans da yargılamayı yürüten heyetin tecrübesi, hukuki yeterliliği ve dosyaya hâkimiyeti konusunda soru işaretleri doğurdu.
Buna ilişkin birkaç örnek verilebilir:
Sanıkların kimlik tespiti yapılmadan ve avukatların kaydı tamamlanmadan duruşma başlatıldı. Avukatların usule ilişkin söz taleplerine izin verilmedi. Avukat sıralarında bulunan bir gözlemci, kimlik tespiti yapılmadan sanık müdafii gibi savunma yaptı. Mahkeme heyeti başkanının sanıklara hitap şekli tartışmalara yol açtı. Ekrem İmamoğlu’nun salona yönelik selamlamasına ve söz talebine izin verilmemesi gibi akıl ve mantıkla açıklanması güç birçok tutum sergilendi. İmamoğlu’nu itibarsızlaştırması isteği dikkat çekici oldu.
Bu tür yaklaşımların yarattığı gereksiz gerginlikler bile yargılama sürecinin gidişatı açısından kaygı verici bir tablo ortaya koyuyor.
Siyasi Hesaplaşmanın Yeni Perdesi
Hafta ortasında Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yaptığı açıklamalar ise tartışmanın boyutunu daha da netleştirdi. Gürlek’in, mahkeme heyeti başkanını koruyan ve Ekrem İmamoğlu’nu sert bir dille eleştiren açıklaması dikkat çekiciydi. Üstelik Gürlek’in kısa bir süre öncesine kadar soruşturmayı yürüten ve iddianameyi hazırlayan savcı olması, yargılamanın tarafsızlığı konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Adalet Bakanı Gürlek açıklamasında, “Mahkeme salonları siyaset arenası değildir, burada siyasi şov yapılamaz. Şahısların görevleri önemli değildir, herkes sanık statüsündedir” ifadelerini kullandı. Mahkeme başkanının hitap biçimiyle ilgili tartışmalar için de “Hakimler sanıklara ‘sanık Ali’, ‘sanık Ekrem’ diye hitap eder” dedi. İmamoğlu’nun engellenen selamlama konuşmasına ilişkin olarak da “Selamlama konuşması diye bir şey yoktur; sanık Ekrem İmamoğlu belirlenen günde savunmasını yapacaktır” ifadelerini kullandı.
Bu sözlerin her biri, yargılama sürecinin iktidar merkezli bir perspektifle yürütüldüğü eleştirilerini güçlendiren nitelikte. Yargının bağımsızlığı meselesinin, iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda araçsallaştırıldığı gerçeği artık gizlenme gereği bile duyulmayan bir noktaya gelmiş görünüyor.
CHP’ni Mahkeme Salonlarına Tıkamak Çaresizliği
Bu tablo, CHP’nin duruşmaların TRT kanallarından canlı yayımlanması yönündeki talebinin neden haklı ve hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Aynı zamanda Cumhur İttifakı üyesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlü desteklerine rağmen bu talebin neden hayata geçirilmediğini de açıklıyor. CHP’nin bu yöndeki ilk kanun teklifinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmiş olması da bu çerçevede daha anlaşılır hale geliyor.
Görünen o ki iktidar partisi, ana muhalefet partisini yaklaşık bir yıldır meşgul eden soruşturmaların ardından şimdi de ikinci perdeyi açmış durumda. Amaç, muhalefetin uzun bir süre mahkeme salonlarının yarattığı siyasi gerilim ve gündemle meşgul olması olabilir. Böylece ana muhalefetin siyasi oyun kurma alanının daraltılması hedefleniyor. İktidar partisi şu an bunu başaramamanın çaresizliği yaşıyor.
CHP’nin son bir yılda muhalefeti parlamenter zeminle sınırlı tutmayıp toplumsal yaşamın birçok alanına taşımayı başarması, iktidarın sıkışmışlığını artırmış görünüyor. Bu nedenle siyasi mücadeleyi mahkeme salonlarına çekme çabası dikkat çekiyor. Ana muhalefetin yargı eliyle siyasi olarak etkisizleştirilmesi ihtimali söz konusu.
Toplumun geniş kesimleri hâlâ yargı ve mahkeme kurumunun kutsallığına güçlü bir bağlılık duyuyor. Oysa yargının iktidarın bir aparatı gibi işlediğine dair çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, bu eleştiriler çoğu zaman sistemsel değil, kişisel hatalar ya da arızi durumlar olarak yorumlanıyor.
Bu durum, Türkiye siyasetinde ve muhalefet cephesinde zayıf halkalardan birinin yargı alanı olduğunu gösteriyor. Bu alanda yaşanacak herhangi bir zafiyet ya da kurulacak bir tuzak, CHP ve muhalefet açısından yürüdükleri yolun sonunun başlangıcı olabilir.
İlk duruşmalarda heyet başkanının tavırları ve ardından gelen hızlı bakan açıklamaları, bu ihtimalin işaretleri olarak yorumlanabilir. Bu açıdan bakıldığında iktidar, CHP lideri Özgür Özel’in omuzlarına yeni ve ağır bir siyasi yük bırakmış görünüyor.
CHP’nin bu süreci diğer muhalefet partileri ve toplumsal yapılarla birlikte hareket ederek değerlendirmesi kritik önem taşıyor. Siyasi mağduriyetin toplumsal desteğe dönüştürülmesi ve kurumsal dayanıklılığın güçlendirilmesi hedefiyle sürdürülebilir bir strateji ve politika geliştirilmesi gerekiyor. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi krizin aşılması için uygun siyasal zemin yaratılmasını kolaylaştırabilir.






























Yorum Yazın