Bir avuç erkek ve kadın Beyaz Saray’da Oval Ofis’in meşhur Resolute Masası’na ellerini koyan Trump’ı dualarla kutsuyorlar. Başka bir avuç kadın ve erkek, Hamaney’in şehitliğinin gıpta edilecek bir makam olduğunu söyleyip, onun peşinden şehitliğe koşmanın erdemli bir düşünce olduğunu savunuyor.
Başka bir avuç erkek (inançlı Yahudiler kadın sevmez) ise sözde Tevrat’ın onlara vadettiği toprakların peşinde soykırım üzerine soykırım yapıyor.
Yine başka bir avuç erkek (inançlı Müslümanlar da kadın sevmez) cennete girmek için Allah’ın onlara her türlü eylemi meşru gördüğüne inanıyor.
Bu tarih boyunca artık hepimizin bildiği temcit pilavı. Kitaplarda okumaktan bile usanıyorsunuz. Peki bu nereden geldi?
Tamamen tüm bu tarihe odaklanmasa da monoteizmin acımasız ve hoşgörüsüz dünyasının tarihinin bir dönemini ele alan ve Yapı Kredi Yayınları’ndan Türkçeye çevrilmiş olan Catherine Nixey’in Kasvetli Çağ: Klasik Dünyanın Hristiyanlar Tarafından Yıkılışı adındaki kitabı okuyordum.
Kitap, bugün Vatikan tarafından azizlik mertebesine yükselmiş pek çok azizin cahil kalabalıkları kullanarak nasıl bir anti-entelektüelizm ile bilgelik ve rasyonel düşünceye karşı cehaleti savunduğunu, muhteşem Greko-Romen kültürünün sanat ve dünya anlayışını nasıl yerle bir ettiklerini tek tek örnekleriyle anlatıyor.
Bu örneklere girmeyeceğim. Yazarın odaklandığı ana mevzu ise Roma’nın Hristiyanlığı nasıl kabul ettiği. Bugün pek çok tarihçi, bir meşruiyet krizinde olan Roma’nın Hristiyanlığı kabul etmeyi çıkar yol olarak gördüğü konusunda şüphe duymuyor.
Çünkü politeist Roma’nın da Hristiyanlıktan önce veya erken Hristiyanlık döneminde Neron, Kaligula gibi yöneticilerden bildiğimiz üzere artık tutunamadığı ve iç çalkantılarla pek çok isyan, iç savaş ve krizle sarsıldığını biliyoruz.
Dolayısıyla bazıları için tarihsel meşrutiyet rasyonel bir açıklama olarak görünüyor. Benzerini misyoner bir din olan İslam için de söyleyebiliriz. Pek çok aklı başında İslam tarihçisi, önceki politeistlerin bu yeni dini seçmesinin altında da yeni dinin yeni ve daha meşru bir politik hedef belirlediği yönünde hem fikir. İslam gerçekten de o dönem birbirinden ayrı politik ve toplumsal menfaatler içinde bulunan kabileleri bir araya getiren önemli bir unsur olmuştu. Benzerini İslam’ın geliştiği dönemler için de söyleyebiliriz.
Şimdi burada biraz daha spesifik argümanlardan bahsedelim. İlk Hristiyan yazarların metinlerine baktığımızda, eski pagan dinlere yönelik getirdikleri eleştirilerin başında, “sizin tanrılarınız size ne fayda getirdi?” argümanı vardır. Kur’an da Araf suresi 197. Ayette “Allah'tan başka yardımınıza çağırdığınız tanrılarınız ise sizin imdadınıza yetişemezler, hatta kendilerine bile fayda ve yardımları dokunmaz.” diyerek benzer bir imada bulunur.
Burada bu “fayda” kelimesini açalım. Bu yeni dinlerin mensupları için fayda hiç şüphesiz eski çağların zor zamanlarında, ölüm, hastalık, kıtlık, savaş ve benzeri kötülüklere karşı psikolojik bir koruma olarak inancın örgütlenmesini ifade ediyordu.
Peki onların talep ettikleri neydi? Herkes o inançla örgütlenmeli ki, dışarıdan gelen barbarlar, veba, kıtlık ve kötülük her ne ise buna karşı toplumsal ve sonraları da politik bir örgütlenme modeli oluşturulabilsin.
Ve evet, geçmiş tanrıların faydasız olduğu konusunda bu anlamda haklılar mıydı? Haklılardı. Nedeni aslında çok açık. Çünkü politeistlerin bu inançtan kozmik ve psikolojik anlamda -yani ruhani anlamda- çok fazla beklentileri yoktu ki fiziksel anlamda dışarıdan gelen kötülüklere karşı bu inancı dogmatik bir şekilde savunsunlar.
Tanrılar faydasızdı. Ama faydasız oldukları için değil; onlara inananların bu konuda oldukça rahat bir tutum sergilemesinden dolayı. Eski Yunan site devletlerinin tanrılarının “yetki alanı” değil tek bir site devletinde, aynı site devletinin farklı bölgelerine göre bile değişebiliyordu. Bir yerde Artemis kültü baskınken, diğerinde Dionysos olabiliyordu. Mısır’dan, Hitit uygarlıklarından bahsetmeye gerek bile yok. Mısır’ın meşhur 9 tanrısı sadece belirli dönemlerde vardı, bunun dışında bölgesel ve senkretik inançlarda 1200’den fazla tanrı olduğu biliniyor.
Bu dolayısıyla politik birliktelik anlamında bir fayda getirmiyordu. Daha doğrusu, politik birliktelik ve asabiyeyi oluşturmak için bir kriter olarak görülmüyordu. Mısır bu anlamda bir istisnaydı belki de; Firavun kendisini tanrı gibi görüyordu. Ancak yine de inanç çeşitliliği hat safhadaydı.
Bunun yanında tanrılara güvenilmezdi de. Bu politeistlerin kendi inandığı bir gerçekti. Aischylus, Zincire Vurulmuş Prometheus’ta Zeus’un kaypak doğasını ele geldiğince eleştirir. Snorri Sturluson’un Manzum Edda eserinin bir bölümü olan Hávamál’da Odin’in sözüne güvenilmeyeceği açıkça belirtilir.
Politeistlerin diğer politeist dinlere karşı ne kadar tevazu gösterdiği tartışma konusu olsa da bugün monoteist dinlerle kıyaslanamayacak kadar rahat olduğu su götürmez bir gerçektir. Sokrates örneği akla gelecektir; ama gerçekten de çok istisnai bir örnektir. Çünkü Sokrates’in dikkat çektiği nokta tanrılardan öte, site-devleti politikasının eleştiriliyor olmasıydı. Kısacası Sokrates’in yargılanmasında din ağır basan bir gerekçe değildi.
Kısacası monoteizmin talebi açık şekilde kendi gerçekliğinin kurduğu dinin etrafında kurulan tek tip bir epistemolojiydi. Tanrılara yönelik bu gevşek inancın insanları bir yola sokamayacağı düşüncesini anakronizme düşmeden açıklamak çok zordur; politeistlere yönelik karalama ve kara propagandanın bereketi ile bu daha da zorlaşmaktadır.
Benim düşüncem ise insanlığın bu monoteist dinler olmasaydı daha ahlaksız, daha kötü bir yola gideceğine yönelik inancın naif ve rasyonel olmadığı yönünde. Burada, üç monoteist dinin yol açtığı yıkım ve felaketleri birbiriyle kıyaslayarak hareket etmeyeceğim. Belki de İslam bu anlamda diğer ikisinden de en az yıkım getireni olmuştur. Ancak mesele sadece bu yıkımdan ibaret değil.
Beni asıl ilgilendiren, tıpkı bundan 1600-1700 sene önce Roma’da olduğu gibi, bugün bu monoteist dinlerin de ciddi bir çıkmaz içinde olması. Hiçbirimizin ABD-İsrail ve İran savaşında, ABD-İsrail’in saldırganlığı konusunda şüphesi yok. Ancak çoğumuz yine durup İran’ın teokratik yönetiminin nasıl bir hasara yol açtığını düşünüyoruz, bence İran halkı da bu yüzden şaşkın. Çünkü kendi yönetimlerinin bir “faydası” olmayacağını biliyorlar ancak onları ortadan kaldırmak isteyen ABD-İsrail’in de hiçbir fayda getirmeyeceğine eminler.
Bu monoteist dinler yeni bir şey sunamıyor. İnsanlığın bir sonraki adımda ne düşünmesi gerektiğine ilişkin yeni bir düşünce ortaya çıkaramıyorlar. Bu yüzden de gündemlerinden kadın, kürtaj, homoseksüellik gibi bin senelik mevzular düşmüyor. Çünkü yeni bir şey olmadığını, ancak ve ancak bu gibi konular üzerinden kendilerine bir gündem yaratıp dikkat çekebileceklerini biliyorlar.
Türkiye’de pek çok kişide naif bir inanç var; monoteizm laiklik ile yaşayabilir. Ben bunun tarihte hiçbir zaman mevzubahis olmadığını düşünüyorum. Modern dönemden önce laiklik yoktu elbette ama dürüst olalım; Yahudiliğin, Hristiyanlığın ve İslam’ın tarih sahnesine çıkışı başka inançlara karşı hoşgörüsüzlüklerini kaydeden anlatılarla doludur. Üstelik kendi inanan yazarları tarafından.
Organize dinlerin insanlığa bir fayda getirmeyeceğini düşünen Mustafa Öztürk haklıdır. Yahudiliğin kıskanç tanrısı bugün orta doğuda sadece petrolü ve egemenlik alanlarını kıskanmıyor. Yahudiliğin versiyonlarından başka bir şey olmayan diğer iki semavi dinle yeni şehitler, yeni sözde kahramanlar yaratıyor. Ve herkes buna inanıyor.
Gerçek Tanrı ise orada bir yerde bizi bekliyor; Thomas Paine’in dediği gibi; “ne Yahudi dininin inancına ne Roma kilisesine ne Yunan kilisesine, ne Türk inancına, ne Protestan kilisesine ne de bildiğim hiçbir kiliseye inanmıyorum. Zihnim benim kendi kilisem.”
Bunu yazan kişi, bugün Siyonist İsrail devletinin kölesi konumundaki Trump gibi aptalca yarı teokratik emellerle hareket eden ABD’nin Bağımsızlık Bildirgesi’nde önemli bir rolü olan, devrim propagandisti, Aydınlanma düşünürü Thomas Paine.
Bu örnekten de görüldüğü gibi, dinler kendi ironilerinden başka bir şey yaratamıyor. Biz ise artık onların olmadığı bir dünyada kendi pagan ironilerimizi yaratmak istiyoruz. Bırakın kendi tanrılarımızın “faydasının” ne olduğunu biz bilelim. Rahipler, imamlar, Diyanet başkanları, rabbiler, Ayetullahlar ve mollalar değil.
































Yorum Yazın