Geçen hafta, cuma günü, akşamüstü saatleriydi; Narin eve geldiğinde ben salondaki berjerde oturuyor ve gazetelerin ekonomi-finans sayfalarını karıştırıyordum.
Üst kat komşumuz Deli Sibel’le yüzündeki sabit ifadenin meymenetini asırlar önce kaybettiğini sürekli ifşa eden kocası Tarık gene tangırdamaya başladı.
Böyle durumlarda ben her türlü işimi derhal bırakır, ıkıl ıkıl arenaya çıkacak bir gladyatöre dönüştüğümü hissederim.
Neyse ki bu sefer kısa sürdü, ben gladyatöre dönüşemeden sesler kesildi.
Gene de çoktan gazeteyi bırakmıştım, berjerdeki huzurlu saatlerin yerinde şimdi yeller esiyordu.
Narin’i karşılamak için antreye doğru seğirtmiştim ki beklemediğim bir ses işittim.
“Çok sıkıldım, bir yerlere mi gitsek? Şöyle Viyana’ya falan.”
A aaa, planlılığıyla bilinen bunca yıllık karımdan spontane, bu yönüyle de tarihi -en azından bizim aile için- bir çıkış.
Dediğim gibi, ben bu soruya boşlukta yakalandım; dönüşümümü tamamlayamamıştım ama huzurumu da yitirmiştim.
Peki, dedim, sen nasıl istersen.
Akşam biletlere baktık, sonra Narin valizlerimizi yaptı, insanoğlu kuş misali demeye kalmadan Viyana semalarında süzülmeye başladık.
Narin ortaokulda öğrendiği Almancayı hâlâ çat pat konuşur; benim Almanca konuşmam ise kati surette yasak -Narin’inkine çat pat diyorsam, benimki ancak pat pat olabilir.
Üç saatlik yolculuk, oturduk gidiyoruz.
Sabah uçuşlarının kaptanı sanki Morfeus’tur da herkesi uykuya davet eder.
Bizim kirpikler de ağırlaşmaya başlamıştı ki arka sırada oturan kadının içinden bir geveze çıktı.
Aman ne gevezelik, taramalı tüfek, bir konuşmak ki hiç durmamacasına.
Anlattığı da bir çuval zırvalıktan ibaret; koridorun diğer tarafındaki yolcuya anlatıyor, yolcu deyişim, arkadaş olduklarını düşünerek diğer kadına ahlanıp vahlanmak istemememden.
Bununla arkadaş olunur mu hiç?
Sabahın köründe bize ne sen gece uyudun mu, sabah uyandın mı, kahveni içtin mi, Türk kahvesi sever misin…
Uyumadıysan uyu, uçakta olduğuna göre de uyanıp gelmişsin işte, kahve içmediysen de söyle ama yeter ki sus.
Deli Sibel’den kaçarken bu gevezeye tutulduk.
Sanki bu gürültü bombaları gizli bir cemiyet kurmuşlar, tek işleri de nereye gidersek gidelim bizi taciz etmek.
Uyumak namümkün, ne kadar çabalarsan çabala insanın aklı çalçene kadının evinden havaalanına hangi vesaitle geldiğine takılıyor; be Allah’ın cezası bir hata yapmış da gelmişsin işte, bari detaylarını kendine sakla, diye içinden cevap yetiştiriyor.
Bunlarla bir konuşursan yandın, yandın ki kulakların patlamacasına, kulağından bir girerler de Almanların hücumu gibi beynini ele geçirene kadar hiç durmazlar.
O yüzden en doğrusu bir şeyler okumaktır.
Şayet bu gevezeleri duymayacak kadar yoğunlaşabilirsen yırtarsın.
Burada da kitapla geveze arasında ayrı bir muharebe başlar ve kısa bir süre içinde galiple mağlup ortaya çıkar -kitap çok iyi değilse genellikle gevezeler kazanır.
Aslında ben bu haftanın yazısını da, Türkiye’nin en kıdemli siyasetçilerinden biri ve en azından on senedir iktidarın ortağı olan Devlet Bahçeli’nin bu hafta TBMM’deki Grup Konuşmasında ülke içindeki ve bölgedeki olayları açıklarken atıfta bulunduğu kitaba ayırmıştım.
Hangi kitap derseniz; Recep Nuri Gültekin’in, unutulmaz Behlül ve Bihter karakterlerini yarattığı, ölümsüz eseri Yaprak Dökümü.
Benim anlamadığım, henüz yazılmamış olan ve ancak iki üç yazarın ve kitabın bir araya gelmesiyle sentezlenebilecek bu kitabı Bahçeli’nin nasıl olup da Meclis’te söyleyebildiği; zira, Bahçeli konuşmalarını irticalen yapmak yerine okuyor.
Yani, muhtemelen okuduğu ekranda öyle yazıyordu -Reşat’ı Recep okuyup tuhaf bulmamak da ilginç.
Biri Aşk-ı Memnu’yu Reşat Nuri’ye yazdırmış, beriki kontrol edip bir sorun görmemiş, okuyan bir acayiplik fark etmemiş.
Ama benim açımdan en anlaşılmaz olanı, konuşmayı dinleyen insanların tekmili birden bu acayiplik karşısında mahcup olmak ya da müdahale etmek yerine, alkışla mukabele etmesi.
Bir kişi de düşünmez mi, biz ne yapıyoruz, ben tam olarak neyi alkışlıyorum diye…
Düşünmezmiş; en azından TBMM’dekilerin alkışlamaya başladıklarında düşünmeyi bıraktıklarına şahit olduk.
Şu arkamdaki geveze gelip Meclis kürsüsünde konuşsa, onu bile fütursuzca alkışlayacakların olduğunu düşünmek insanı yıpratıyor.
Neyse, gürültüyü, gevezeliği, bilumum absürtlüğü geride bırakıp Viyana’ya geldik.
Artık kulak detoksu yapacak ve müziğin başkentinde sadece birbirimizin ve iyi çalınan enstrümanların sesini duyacağız.






























Yorum Yazın