Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro kaçırıldı.
Kaçıranlar, illegal korsanlar değildi; korsanlığı bir devlet politikası olarak benimsemiş ABD tarafından kaçırıldı. Kaçırma eylemi tamamlandıktan sonra ekranların karşısına geçen Trump, Venezuela’yı, bir süre de olsa, kendilerinin yöneteceğini açıkladı.
Evrensel demokrasi ilkelerinin tümüyle rafa kaldırıldığının ilk işareti bu… Çıkan cılız seslere bakılırsa bundan sonra benzer uygulamalarla sıkça karşılaşacağız demektir. Operasyon, daha önce, 1973’de, Şili’de, Salvador Allende’ye yapılan CIA darbesini anımsattı.
Allende, hemen tamamı Amerikan sermayesine ait büyük sanayi kuruluşlarını kamulaştırmış; eğitimi, herkes için fırsat eşitliğini kapsayacak şekilde yaygınlaştırmış ve yoksulların yaşam koşullarını iyileştirmek için sahici adımlar atmıştı. Bu adımların başında gebe kadınlara ve çocuklu annelere günlük olarak yarım litre sütün parasız verilmesini sağlamıştı. Düşük gelirleri artırmış, yüksek gelirlere sınır getirmişti.
Emperyalizmin sessiz kalması mucize olurdu; nitekim beklemediler. 11 Eylül 1973’de, CIA’nın açıkça desteklediği ve başında Agusto Pinochet’nin bulunduğu ordu tarafından darbe yapıldı. Başkanlık Sarayının askerler tarafından sarıldığını gören Allende, tarihi konuşmasını yaptıktan sonra kendisini vurdu. Düşmanın eline geçmektense ölümü seçmişti.
TARİH, İNSANLIĞIN NOT DEFTERİDİR
Ölümünden önce şunları not düşmüştü tarihe:
“İstifa etmeyeceğim!
“Bulunduğum bu tarihi noktada, insanlara olan sadakatin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Eminim ki binlerce Şililinin vicdanına ektiğimiz tohum, sonsuza dek kurumayacaktır.
Güçleri var ve bizi kontrol edebilecekler, ama sosyal süreçler ne suçla ne de zorla durdurulamaz. Tarih bizimdir.”
Maduro’nun ise yatağından derdest edildiği doğru mudur, bilinmez ama ister istemez insan, Allende’yi hatırlıyor. Hele hele Nobel Barış Ödülünü aldıktan sonra bunu Trump’a ithaf eden María Corina Machado’nun desteklediği Edmundo Gonzalez gibi bir “işbirlikçi” ile aynı havayı soluyan bir devlet başkanının bu kadar “vurdumduymaz” davranmasını akıl almıyor.
Gelelim gözümüzün önünde yaşanan korsanlığa…
Trump, dünyayı yeniden şekillendirmek istiyor; bir benzerini Hitler’de görmüştük. Hitler’in emperyalist hırsı, dünya için çok pahalı bir sonuca yol açtı. Sessiz kalınırsa Trump’ın hırsı da, dünyayı ateşe verecek gibi görünüyor. Yaptığı basın toplantısında gücün kendilerinde olduğunu ve gerektiğinde bu gücü kullanacaklarını açıkça söylüyor. Dünyanın sessizliğine bakılırsa “küçüklerin”, başlarına bir şey gelmesin diye kafalarını kuma gömdüğü; Rusya, Çin gibi “büyüklerin” ise ABD’nin etki alanının dışında kalan yerlerin kendileri için “av sahası” olabilme olasılığını kuvvetlendirmek için el ovuşturdukları görülüyor.
ABD’nin, bir devlet başkanını kaçırması, hiç kuşkusuz, mafyavari çökmenin işaretidir. Basın açıklamasında, Venezuela petrolünün kendi hakları olduğu ve bundan böyle petrolü ABD şirketlerinin işleteceğini açıklaması da gösteriyor ki müdahalenin esas nedeni, Venezuela’nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini ele geçirmektir.
SESSİZLİK, HUKUKSUZLUĞU CESARETLENDİRİR
Konuşmasında Küba’yı da tehdit etti Trump. Buradan da anlıyoruz ki dünya tehlikenin farkına varana dek, Trump, hem “evrensel hukuk tanımaz otoriter lider” kimliğini kabul ettirmek hem de kendi “arka bahçesini” teslim almak istiyor.
Sessizlik, Trump’ı cesaretlendirir; dünyayı tehlikeye atar. Irak’ta, Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de yaşananlar, bunun ilk işaretleriydi.
Yeri gelmişken belirtelim ki Irak’ta, Libya’da, Mısır’da, Suriye’de ve dolayısıyla Venezuela’da halkın gerçek anlamda katıldığı bir demokratik yönetimden bahsedilemez. Bu sürecin iki ucundan birinden yana olmak zorunda değiliz. Maduro, sütten çıkmış ak kaşık değildir ve insanlık, hiç bir diktatörlere karşı sessiz kalmamalıdır. Sessizlik, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi eskilerinin yerine yeni diktatörleri geçirmek için insanlığın biriktirdiği değerler üzerinden operasyonlara kapı açar ki bu kabul edilemez. İşte bu nedenle Venezuela halkı, kendi kaderini kendisi belirlemelidir.
Bu arada olayın sıcaklığıyla Venezuelalıların, sokaklara döküldüğü ve ABD emperyalizminin korsanlığını protesto ettiği haberleri de geliyor. Hiç kuşkusuz, Maduro’nun derdest edilmesine sevinenler de vardır.
Nerede durulması gerektiğine ilişkin en kapsamlı ve sağlıklı duruş, ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Alexandria Ocasio Cortez’den geldi.
Şöyle dedi Cortez:
"Mesele uyuşturucu olsaydı, Trump geçen ay dünyanın en büyük uyuşturucu kaçakçılarından birini affetmezdi. Konu petrol ve rejim değişikliği. Özellikle Epstein skandalından ve hızla artan sağlık hizmeti maliyetlerinden dikkatleri dağıtmak için Maduro’yu yargılamaya ihtiyaçları var."
Venezuela’da petrole çökenler, yarın bir başka ülkede “değerli elementlere çökmek” için de gerekçe bulabilirler. Bu nedenle olup bitenler, görmezden gelinemez. Emperyalist saldırganlığın bu haline, bugün yüksek sesle karşı çıkılmaz ise dünya hakikaten, ağası Trump olan “bir köy haline dönüşecek”.
Dünyanın, artık insanlığın evrensel birikiminin yerle yeksan olacağı; uluslararası hukuk kurallarının olmayacağı bir “köy”e dönüşeceğinin işaretidir bu. Bu “köy”de, hukukun yerini askeri “zor” kurallarının geçerli olacağı anlaşılıyor. Dünya bir “köy” haline gelmişse, bu aynı zamanda, BM’nin de fiilen miadını doldurduğu anlamına geliyor. Hiçbir kuralın olmadığı, hiçbir kurumun demokratik otorite kabul edilmediği o “köy”, artık, insanlık için çekilmez bir yer olacaktır.
Bu nedenle birleşelim ve insanlığa yeni bir diktatoryal rejim dayatanlara itiraz edelim. Yarın çok geç olabilir.





























Yorum Yazın