Özet
Bu makale, güncel İmralı krizi bağlamında ortaya çıkan belirsizliğin ve siyasal sarsıntının, Türk-Kürt meselesinin demokratik barışçıl çözümü için nasıl dönüştürücü bir fırsata çevrilebileceğini tartışmaktadır. “CHP İmralı krizini fırsata çevirebilir mi?” sorusunu merkeze alan makale, mevcut krizi yalnızca bir iletişim veya yönetim sorunu olarak değil, Türkiye’deki yüz yıllık inkâr politikalarının, söylemsel kutuplaşmanın ve normatif bilinçdışı düzeyde işleyen imtiyaz ilişkilerinin yeniden görünür hale geldiği bir siyasal kırılma anı olarak ele alıyor. Bu çerçevede makale, bir yandan Türk toplumunda hâkim olan tarihsel korkuların, Türkçenin ve Türklüğün imtiyazlarının kaybedileceğine dair derin yerleşik kaygıların nasıl çalıştığını analiz ederken, diğer yandan CHP’nin bu krizi aşmak için hakikat, yüzleşme ve demokratik eşitlik ekseninde yeni bir siyasal pozisyon almasının mümkün olup olmadığını sorguluyor. Son bölümde, CHP’nin hem demokratikleşme söylemini yeniden kurması hem de toplumsal algı dönüşümünü kolaylaştıracak yüzleşme mekanizmalarını desteklemesi halinde, İmralı krizinin Türkiye’nin barış ve demokratik yenilenme ihtiyacına hizmet eden bir fırsata dönüştürülebileceği ileri sürülüyor.
Anahtar kelimeler: CHP; İmralı Krizi, Kürt Meselesi, Yüzleşme, Hakikat Komisyonu, Normatif Bilinçdışı, İmtiyaz Psikolojisi, Demokratikleşme, Söylem Dönüşümü, Türkiye Siyaseti
X X X
Giriş
Kurulması da ismi de büyük tartışma konusu olan, hala herkesin kabul ettiği bir ismi olmayan malum Komisyon’un İmralı’ya gidişi de büyük olay oldu. CHP ve YeniYol gitmeme kararı aldı, İmralı’ya iktidar partileri AKP-MHP ile DEM gitti. Göründüğü kadarıyla CHP karar alırken de kararını anlatırken de çok zorlandı. Özellikle DEM çevreleri tarafından “barış karşıtı” “Kürt karşıtı” olmakla suçlandı. Bu eleştirilerde zaman zaman kantarın topuzu epeyce kaçtı, duygu kabarmalarıyla barış siyasetinin nasıl yapılamayacağının kimi örneklerini görmüş olduk.[1] CHP’nin de DEM’in de otokratik bir rejim bağlamında sürdürülen bu zor süreçte özenle tutmaya çalıştıkları aralarındaki ilişkisel alan zedelenmiş oldu. Otokratik iktidarın temel taktik hedeflerinden biri de buydu muhtemelen. Öte yandan, AKP İmralı’ya gitse bile bunu olabildiğince düşük profilli tutmaya çalıştı, belli ki toplumsal tepkiden çekiniliyordu.
Pek neden böyle? Bir İmralı ziyareti neden bu kadar gerilim, çekince, mahcubiyet yarattı?
Çok özetle söylersek bunun üç temel nedeni var:
1.. Türk tarafının büyük çoğunluğu Öcalan’ın Kürt tarafının büyük çoğunluğu için neyi sembolize ettiğini anlayamıyor.
2.. Kürt tarafının büyük çoğunluğu Öcalan’ın Türk tarafının büyük çoğunluğu için neyi sembolize ettiğini anlayamıyor.
3.. İki tarafta müzakereleri yürüten siyasi ve bürokrat aktörler ya bu büyük farkın farkında değiller ya da daha büyük ihtimalle, şimdiye kadar gösterdikleri performanstan anlayabildiğimiz kadarıyla, toplumsal psikoloji ve pedagojikonusunu hiç önemsemeden kendi aralarında bazı anlaşmalar yapmanın, adımlar atmanın yeterli olacağını düşünüyor olabilirler. Eğer öyleyse, yeni hüsranlar ve acılar bizi bekliyor demektir.
Peki ne yapılabilir?
Mevcut “süreç”, Türkiyeli Türkler ve Türkiyeli Kürtler arasındaki çok büyük duygu ve söylem farkını yeterince ciddiye almayarak, bu farkı azaltma yönünde hiçbir mekanizma tasarlamayarak, “Türk-Kürt kardeşliği” ve “ümmet kardeşliği” gibi tamamen boş lafların Türklerle Kürtler arasındaki ciddi çatlakları tamir etmeye yeterli olacağını düşünerek, otokratik iktidarın emperyal-feodal vizyonunun (Paker, 2025a ve 2005b) hegemonyasında ve Kürt Siyasi Hareketi’nin (KSH), muhtemelen mecburi, stratejik esnekliği eşliğinde başladı ve bugüne kadar geldi. KSH, önceki çözüm sürecinde de şimdikinde de meselenin toplumsallaşmasını ve çözümü kolaylaştıracak Hakikat Komisyonu gibi mekanizmaları talep olarak dillendirmişti ama otokratik iktidarın vizyonuna uymadığı için bu talepler cılız kaldı ve iktidar tarafından ciddiye alınmadı. Dolayısıyla “süreçte” düğmeler yanlış iliklenerek yola çıkıldı ve bu temel eksiklik nedeniyle, pozitif barışı zaten geçelim ama, negatif barış (silahlara veda) için atılması gereken asgari adımlar konusunda bile Türklerin çoğunun rızası yok. On yıllardır ağır ve zehirli bir milliyetçi ideolojik bombardıman altında yaşamış bir toplumun ciddi bir yüzleşme sürecinden geçmeden barış için atılması gereken adımlar konusunda ne duygusal ne de düşünsel kapasitesi şu anda yeterli ve kendiliğinden yeterli hale gelemez. Hatta tam tersine Türklerin çoğunluğunun mevcut duygusal-düşünsel kapasitesi, otokratik iktidarın düzeyini de aşabilecek olan gayet faşizan-ırkçı bir tepkiselliğe savrulmaya hazır halde bekliyor. Belki şimdilik en büyük şansımız, bu potansiyeli hızla mobilize edebilecek kült-karizmatik faşist bir liderin henüz zuhur etmemiş olmasıdır. O kadroya aday olanlarda böyle bir potansiyel görünmüyor şu anda.
“Süreçte” Ciddi ve Farklı bir İnisiyatif Almak
Şimdi İmralı krizinin ardından barış itibarı sarsılmış gibi görünen CHP için, eğer iyi değerlendirebilirse, çok önemli bir fırsat penceresinin açılmış olduğunu düşünüyorum.
CHP bir yandan bu sürecin otokratik iktidar tarafından manipüle edildiğini, yanlış-eksik yürütüldüğünü, negatif barışla yetinilemeyeceğini, iktidarın aksine Kürt meselesini tanıdıklarını ve bu sorunun eşit vatandaşlık ve demokratikleşme ile çözülebileceğini savunuyor, bu yönde olumlu adımlar içeren şekilde parti programını yeniliyor. Öte yandan bu konuda kendi tabanını dönüştürmek ve sahici bir çözüme hazır hale getirmek için ciddi bir şey yapmıyor. DEM ile arasını özenle iyi tutmaya çalışıyor ama işte İmralı’ya gitme konusunda o ilişkisel alan ciddi sarsıntı yaşıyor. Ve bütün bunlar CHP, en yakın iktidar alternatifi olduğu için, otokratik iktidarın düşman hukuku (diğer deyişle keyfi hukuksuzluk) uyguladığı, yeni günah keçisi haline getirildiği bir dönemde cereyan ediyor (biliyorsunuz eski keçi KSH-DEM idi).
Bütün bu karmaşık denklemin yeniden kurulmasını sağlayabilecek çok kritik bir hamle, Türk-Kürt meselesi konusunda resmi bir Hakikat Komisyonu kurulmasını malum Komisyon’da ve Meclis’te teklif etmek ve bu teklif kabul edilmezse (ki AKP-MHP’nin hoşuna gidecek bir teklif olmayacaktır bu), böyle bir Hakikat Komisyonu’nu gayrı-resmi ama gayet ciddi bir şekilde kurup çalıştırmak olacaktır. Bu hamlenin öncülüğünü anamuhalefet partisi olarak CHP yapabilir ve demokrasi ve sahici barış gibi dertleri olan diğer partilerle (DEM, YeniYol, TİP, EMEP) ittifak içinde bu işi kotarabilir.
Buna ek olarak, yine bu demokrasi ittifakı, birkaç temel demokrasi talebini her gün ısrarla ve birlikte dillendirmenin yollarını bulabilir: 1) AİHM ve AYM kararları hemen uygulansın; 2) Kayyum uygulamalarına son verilsin, seçilmiş belediye başkanları hemen görevlerine iade edilsin; 3) Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlansın; 4) Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu, evrensel demokratik standartlarla uyumlu hale getirilsin; 5) Avrupa Yerel Yönetim Şartı kabul edilsin. (Bu taleplerden en azından ilk ikisi, sürecin başlangıcında KSH tarafından sürecin başlaması için önkoşul olarak bile ileri sürülebilirdi. O fırsat kaçırıldı, ama bu taleplerin ne kadar önemli olduğu geçen zaman içinde daha da ortaya çıktı).
Böylesi bir hamle, haklı olarak sürecin otokratik iktidarın emperyal-feodal vizyonunun hegemonyasında yürütülmesinden rahatsız olan ama aynı zamanda sahici bir demokrasi ve barış isteyen bütün güçlerin birlikte elini güçlendirecek ve en önemlisi toplumsal psikoloji ve pedagojiyi barış lehine dönüştürebilecek ciddi ve farklı bir inisiyatif geliştirilmesi anlamına gelir.
Bu önerimin en önemli ve merkezi parçası Hakikat Komisyonudur.
“Süreçte” Hakikat Komisyonu İhtiyacının Arka Planı
Türkiye’de demokrasiyi dert edinmiş her siyasal özne için, Kürt meselesini yalnızca güvenlik ve terör ekseninde değil,tarihsel eşitsizlik, imtiyaz ve travma eksenlerinde de kavramsallaştırmak artık kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Daha önceki bir makalemde mevcut süreçte toplumsal düzeyde Türk tarafında hâkim olan milliyetçi-ulusalcı söylem ile KSH sempatizanı toplumsal kesimlerde baskın olan mağduriyet ve onur eksenli söylemi karşılaştırmalı olarak analiz etmiş, bu iki hâkim söylem arasındaki geniş açı nedeniyle, kalıcı barışa izin verebilecek yeni ve demokratik bir üçüncü söyleme duyulan ihtiyacı vurgulamıştım (Paker, 2025c).
Bu analizde, Türk milliyetçi-ulusalcı söyleminin başlıca duygusal ekseninin ülkenin bölünmesi korkusu ve Türklük/Türkçenin tarihsel imtiyazlarını kaybetme kaygısı olduğunu; buna karşılık Kürt söyleminin, uzun süreli inkâr, asimilasyon ve devlet şiddeti deneyimlerinden beslenen yoğun bir mağduriyet, öfke ve onur arayışı ekseninde şekillendiğini tartıştım. Bu iki söylemin, yalnızca bilişsel argümanlar değil, güçlü duygulanımsal yatırımlar içerdiğini; bu nedenle de siyasal konjonktürden bağımsız olarak oldukça direngen yapılar sergilediğini; bu direngen söylem yapılarını dönüştürecek kapsamlı bir yüzleşme ve hakikat mekanizması devreye girmeksizin, ne negatif barışa (şiddetin kalıcı biçimde sona ermesi), ne de pozitif barışa (eşit yurttaşlık ve sosyal adalet temelinde demokratik barış) ilerlemenin gerçekçi göründüğünü savundum (Paker, 2025c).
Diğer bir makalede ise, tarafların gündeme getirdiği somut taleplerle Türk ve Kürt toplum kesimlerindeki destek oranları arasındaki ilişkiyi incelemiştim (Paker, 2025d). Güncel kamuoyu araştırmalarını ve kendi gözlemlerimi bir araya getirerek, güven arttırıcı önlemlerden negatif barış ve pozitif barış taleplerine uzanan geniş bir tablo kurmuştum. Bulgular, Kürt toplum kesiminde hemen her kategoriye ilişkin çok yüksek destek düzeylerine işaret ederken; Türk kesiminde esasen sınırlı bir demokratikleşme ve bazı güven arttırıcı adımlara kısmi destek olduğunu, buna karşılık özellikle Kürt meselesine özgü pozitif barış talepleri söz konusu olduğunda desteğin belirgin biçimde düştüğünü göstermekteydi. Yalnızca PKK’nin silah bırakması talebinde taraflar arasında geniş bir mutabakat olduğu; bunun ötesinde, söylemsel ayrışmanın toplumsal onay düzeylerine doğrudan yansıdığı ortaya çıkıyordu (Paker, 2025d).
Bu iki makalenin ortak sonucu şuydu: mevcut hâkim söylemler yerli yerinde durdukça, Türk toplumunda negatif barışa ilişkin taleplerin desteği bile sınırlı kalmakta; pozitif barış yönündeki adımlar ise siyasal aktörler açısından ciddi bir seçmen riski olarak algılanmaktadır.
Bu noktada, 2013-15 döneminde sürdürülen ve sonunda büyük bir hüsranla sonuçlanan bir önceki çözüm sürecinde bolca dile getirdiğimiz (ama yine ciddiye alınmayan) yüzleşme tartışmaları devreye giriyor (Bakıner, 2022; Budak, 2015; Fischer, 2021; Hafıza Merkezi, 2020; Paker, 2014, 2015, 2025e; Sancar, 2007).
Türkiye’nin Türk-Kürt, Türk-Ermeni ve diğer tarihsel meselelerinde hakikat temelli bir yüzleşme olmaksızın kalıcı ve adil bir barışın mümkün görünmediğini, yüzleşmenin hem mağdurlar hem de failler açısından dönüştürücü bir potansiyel taşıdığını savunmuştuk. Bu çerçevede, yalnızca gayrıresmî hafıza çalışmalarıyla yetinilemeyeceğini; mutlaka resmî kanallar üzerinden hakikatin ortaya çıkarılması, tanınması ve toplumsallaştırılması gerektiğini, bu bağlamda da mahkemeler yanında ya da onlarla iç içe çalışan hakikat komisyonu türü onarıcı adalet mekanizmalarının hayati olduğunu ileri sürmüştük.
Geçiş dönemi adaleti literatürü de benzer bir biçimde, hakikat komisyonlarının yalnızca geçmişin kayıt altına alınması işlevi görmediğini; aynı zamanda mağdurların sesini kamusal alanda duyulur kılarak, fail yapılarla yüzleşmeyi mümkün kılarak ve ortak bir kolektif hafıza inşasına katkıda bulunarak yeni bir siyasal ve ahlaki çerçeve oluşturduklarını vurgular (Hayner, 2001). Bu tür komisyonlar, özellikle derin kutuplaşmalar ve etnik-ulusal çatışmalar yaşamış toplumlarda, hem kurumsal reformların zeminini hazırlayan bir bilgi-hafıza birikimi yaratır, hem de toplumsal algı ve söylemlerin dönüşümünde katalizör rolü oynar.
Şimdi bir adım daha ileri gidelim.
Türkiye’de Normatif Bilinçdışı, İnkâr Rejimi ve Yüzleşme İhtiyacının Özgüllüğü
Türkiye’nin Kürt meselesi, dünya üzerindeki pek çok etnik-ulusal çatışmadan farklı bir derinlik taşımaktadır. Bu farkın en belirgin nedeni, yalnızca şiddetin veya siyasal çatışmanın uzunluğu değil; Kürtlerin ve Kürtçenin varlığının on yıllar boyunca sistematik biçimde inkâr edilmiş olmasıdır. Cumhuriyet’in kuruluşundan 1990’lara dek süren bu inkâr (ve asimilasyon/baskı) siyaseti — “Kürt yoktur”, “Kürtçe yasaktır”, “Doğu aşiretlerinin lehçesi”, “karda yürürken kart kurt” gibi resmî ve gayriresmi söylemler — yalnızca bir devlet politikası değil, aynı zamanda toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan Türkler için normatif bilinçdışı bir çerçeve üretmiştir.
Lynne Layton’ın (2020) geliştirdiği normatif bilinçdışı süreçler (normative unconscious processes) kavramı, tam da bu türden tarihsel siyasaların bireysel ruhsallık ve toplumsal bilinçdışına nasıl yerleştiğini anlamamızı sağlar. Layton’a göre normatif bilinçdışı, toplumun hâkim gruplarının çıkarlarını doğal, doğru ve evrenselmiş gibi hissettiren; eşitsizliği, görmezden gelmeyi veya imtiyazı normal deneyimler haline dönüştüren duygu-düşünce örüntüleridir. Duygulanımsal olarak içselleştirilmiş, kuşaklar-arası aktarılan normatif bir çerçeve olan bu örüntüler ne kendiliğinden değişir ne de bilgi düzeyindeki doğrularla kolayca dönüşür; ancak kolektif yüzleşme ve yeniden anlamlandırma süreçleriyle çözülebilir (Layton, 2020).
Türkiye’deki durum bu açıdan benzersizdir: Kürtlerin varlığının dahi uzun süre kabul edilmemiş olması, Türk toplumunda normatif bilinçdışının eşitlik fikrine değil, tek dil, tek kimlik anlayışıyla formatlanmasına yol açmıştır. Bu nedenle, bugün eşit yurttaşlık, Kürtçenin kamusal görünürlüğü, yerinden yönetim, kültürel haklar gibi konular Türk toplumunun geniş kesimlerinde yalnızca siyasal itiraz üretmiyor; aynı zamanda bilinçdışı düzeyde bir düzene tehdit ve imtiyaz kaybı duygularını tetikliyor (Paker, 2025f, 2025g).
Bu özgül tarihsel bağlam nedeniyle, Türkiye’nin Kürt meselesinde hakikat, tanınma ve yüzleşme mekanizmaları olmadan pozitif (ve hatta negatif) barışa ilerlemesi, diğer etno-politik çatışma örneklerine kıyasla çok daha zordur. Kuzey İrlanda veya Bask gibi örneklerde güçlü kimlik ihtilaflarına rağmen tarafların birbirinin varlığını kabulü hiçbir zaman tartışma konusu olmamıştı; mesele haklar, temsil ve şiddetin niteliği üzerindeydi. Türkiye’de ise başlangıç noktası çok daha gerideydi: inkâr, yasaklama ve görünmez kılma. Bu nedenle Kürt yurttaşların talepleri, pek çok Türk yurttaşın zihninde hâlâ hegemonik bilinçdışının dışına düşen talepler olarak algılanmaktadır. “Kürtler hani/zaten yoktu; şimdi bir de eşitlik mi istiyorlar?”
Türkiyeli Türklerin çoğunluğunda var olan Kürtlerin eşitlik ve hak taleplerine direnç yalnızca politik değil; ontolojik bir dirençtir. Tam da bu yüzden, Türkiye’nin barış ve demokratikleşme sürecinin yüzleşme mekanizmalarından bağımsız ilerlemesi beklenemez. Uluslararası literatür, uzun süreli inkâr ve asimetrik güç ilişkilerinin bulunduğu çatışmalarda hakikat komisyonlarının özellikle dönüştürücü olduğunu göstermektedir (Gibson, 2004; Hayner, 2001). Türkiye’deki normatif bilinçdışının köklü dönüşümü ancak Kürtlerin tarihsel deneyimlerinin kamusal alanda tanınması, mağduriyetin görünür kılınması ve devletin (ve PKK’nin) sorumluluklarının yüzleşmeye açılmasıyla mümkündür.
Türkiyeli Türklerin büyük çoğunluğu için şu temel sorunun cevaplanması gerekecektir: “Madem Kürtler varlarmış ve hakları da olabiliyormuş, o zaman 50 bin insanımız neden öldü? Bu mesele neden çok daha önce demokratik zeminde çözülmedi? Böyle bir çözümü engelleyen zihniyet ve politikalar nelerdir ve bunlardan kimler sorumludur?”
Bu nedenle, Türkiye’nin Kürt meselesinde demokratik çözüm için önerdiğim Hakikat Komisyonu benzeri mekanizmalar yalnızca siyasal bir araç değil; aynı zamanda psiko-politik bir zorunluluktur. Toplumun büyük çoğunluğunun bilinçdışı düzeyde içselleştirdiği normların çözülmesi, yeni bir etik-politik ortak zemin yaratmak ancak bu yollarla sürdürülebilir bir biçimde mümkün olabilir.
Nasıl bir Hakikat Komisyonu?
Mevcut süreçteki temel eksiklik bir yüzleşme boyutunun-perspektifinin yokluğudur. Olması gereken, Meclis’te özel yasası, yetkileri ve bütçesi olan resmi bir Hakikat ve Adalet Komisyonu kurulmasıdır. Siyasi parti temsilcisi milletvekilleri, konuyla ilgili sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve uzmanlardan oluşturulabilecek böyle bir komisyonun çalışmaları, tartışmaları, sonuç metinleri vb. her yoldan yaygın bir şekilde toplum ile paylaşılabilir. Türkiye’nin bu konuda böyle bir komisyonu çalıştırabilecek ve gayet yapıcı sonuçlara ulaştırabilecek entelektüel birikimi fazlasıyla mevcuttur. CHP ve DEM başta olmak üzere sahici bir demokrasi-barış derdi olan bütün partiler bu tarz bir komisyonu sürekli talep etmelidirler.
Ancak talep etmekle yetinmemeli, mevcut siyasi kompozisyonda otokratik iktidar muhtemelen buna yanaşmayacağı için ideal olmasa da resmisi kurulana kadar, yine milletvekilleri ve akademisyen-uzmanların katılabileceği gayriresmi bir komisyon oluşturup çalıştırılabilir.
Gayriresmi bir Hakikat Komisyonu şu aşamalarda bir çalışma gerçekleştirebilir:
1.. Osmanlı döneminde Kürtler ve Kürtçenin durumu, Kürt meselesinin Osmanlı dönemindeki başlangıcı ve evrimi gibi konulara odaklanacak ilk aşama. Sonraki aşamaların zemini olacak bu aşama için birkaç aylık bir çalışma ve topluma açık birkaç oturum yeterli olacaktır.
2.. 1918-1980 döneminde Kürt meselesi çerçevesinde gelişen durumlara odaklanacak ikinci aşama. Osmanlı’nın yıkılışı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in kuruluşu, Kürt isyanları, Şark Islahat Planları, Kürtlük ve Kürtçenin inkârı, katliamlar vb. konuların ele alınması. Bu aşama için daha uzun bir çalışma süreci ve daha fazla topluma açık oturum gerekecektir.
3.. 1980’den günümüze dek olan gelişmelere odaklanacak son aşama. 12 Eylül rejimi, Diyarbakır Cezaevi’ndeki anti-Kürt işkence rejimi, PKK isyanı, faili meçhuller, köy boşaltmalar, devlet güvenlik güçlerinin ve PKK militanlarının insan hakları ihlalleri ve sivillere yönelik eylemleri, PKK’nin örgüt içi infazları vb. konuların ele alınması. Bu aşama için de daha uzun bir çalışma süreci ve daha fazla topluma açık oturum gerekecektir.
Böyle bir komisyon çalışmasına katılan her siyasi parti her konuda görüş birliğine varamayabilir. Önemli olan ortaklaşılan noktaların çok olmasına özen gösterilmesi ve ortaklaşılamayan noktaların sonuç bildirgelerinde açıkça belirtilmesidir.
Toplumsal barışın sürdürülebilirliği, ortak bir hafıza zemininin varlığına bağlıdır. Geçmişin farklı gruplar tarafından farklı hafıza mekânlarında taşınması çatışmanın kalıcılığını artırır (Nora, 1989). Türkiye’de Türk ve Kürt taraflarının hafızaları bütünüyle ayrı çalışmaktadır. Komisyon, yeni bir ortak hafıza ve kamusal anlatı üreterek bu ayrılığı kısmen onarabilir.
Gayriresmi Hakikat Komisyonu’nun Ne Faydası Olur?
Böylesi bir Hakikat Komisyonu çalışmasının temel faydası tabii ki negatif ve pozitif barış süreçlerinde toplumun katılım ve desteğini arttırmaktır. Komisyonun çalışmaları yoğun ve sistematik bir şekilde toplumla paylaşıldıkça, yeni bir kamusal anlatı oluşturuldukça, toplumun geniş kesimleri meselenin kökenlerine ve gidişatına dair daha fazla bilgilenecek, hakikatlerle yalanları daha iyi ayırt edebilecek, karşı taraf olarak gördüğü kesimlere karşı geliştirmiş olduğu yoğun olumsuz duyguları/öyargıları kısmen de olsa yumuşatabilecek, kısmen empatik duruşlar geliştirebilecek ve bütün bu dönüşümler sonucunda meseleyi daha farklı (daha yapıcı, barışçıl ve demokratik) bir anlam çerçevesine oturtabilecektir.
Bu genel faydanın yanında, böylesi cesaret ve özgüven isteyen bir hakikat komisyonu çalışmasına öncülük eden ve katılan siyasi partiler, toplum nezdinde, otokratik iktidarın çizdiği sınırlara mahkûm olmadan, sahici bir barış ve demokrasi ittifakını kurmuş ve yürütmüş olmanın siyasi itibarını ve moral üstünlüğünü kazanacaklardır. Nihayetinde böyle bir komisyona katılmayı kabul etmek de reddetmek de toplum tarafından bir samimiyet testi olarak algılanacaktır.
Bu tür bir komisyon çalışmasına, hele de bir öncülük edebilirse, CHP için daha özel faydaları olacaktır. Türk-Kürt meselesinin tarihiyle hakikat temelinde bir yüzleşme, Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak CHP’nin kendi tarihiyle de yüzleşmesi anlamına gelecektir. Bütün devlet kurmuş, uzun yıllar iktidarda kalmış veya isyan etmiş büyük siyasi hareketler için olduğu gibi, CHP tarihinde de birçok olumlu ve olumsuz öge bir arada bulunmaktadır. Bu tarihler ne bembeyazdır ne de kapkara. CHP, eğer bu meselede böylesi bir açılım yapabilirse, Türkiye tarihinde daha önce hiçbir büyük siyasi partinin cesaret edemediği, ciddi özgüven gerektiren bir adımı atarak, kendisi dahil, Türkiye tarihiyle yüzleşmekten çekinmeyeceğini, ancak bu sayede tüm toplumu kucaklayabilecek bir şekilde kendini ve tabanını dönüştürebileceğini ve bu nedenle de iktidara hazır olduğunu gösterebilecektir.
Peki CHP bunu yapabilir mi? Şu aşamada maalesef yüksek bir ihtimal olarak göremiyorum ama yapabilirse, sahici barış ve demokrasi derdi olan herkes kazanır.
[1] Kürt Siyasi Hareketi çevrelerinden CHP’ye yönelik suçlamaların aşırılığı konusunda Hakan Tahmaz, Murat Aksoy, Murat Özbank, Murat Sevinç, Ruşen Çakır ve Umur Talu, Yusuf Karadaş önemli saptamalarda bulundular.
Kaynaklar
Bakıner, O. (2022). Official Truth-Finding Without Transitional Justice: Commissions of Inquiry in Turkey. Hafıza Merkezi.
Budak, Y. (2015). Geçmişle Yüzleşme: Türkiye’de Geçiş Dönemi Adaleti, Süregiden Savaş ve Kürt Sorunu. International Journal of Transitional Justice, 9, 219–238.
Fischer, M. (2021). Geçiş Dönemi Adaleti ve Uzlaşma. Demos Türkiye / ICTJ.
Gibson, J. L. (2004). Overcoming apartheid: Can truth reconcile a divided nation? Russell Sage Foundation.
Hafıza Merkezi (2020). Türkiye’de Geçiş Dönemi Adaleti: Dönüşen Özneler, Yöntemler, Araçlar. İstanbul: Hakikat Adalet Hafıza Merkezi Yayınları.
Hayner, P. B. (2001). Unspeakable truths: Confronting state terror and atrocity. Routledge.
Layton, L. (2020). Towards a social psychoanalysis: Culture, character, and normative unconscious processes. Routledge.
Nora, P. (1989). Between memory and history: Les lieux de mémoire. Representations, 26, 7–24.
Paker, M. (2014, 21 Eylül). ‘Yüzleşme’ bahsine giriş. T24.
Paker, M. (2015, 25 Mart). Yüzleşme süreçlerinde bilgi, duygu ve anlam. T24.
Paker, M. (2025a, Mayıs 6). Alaturka ve AlaKürdi barış işleri. Yeni Arayış.
Paker, M. (2025b, Temmuz 28). “Süreçte” üç farklı kimlik vizyonu. Yeni Arayış.
Paker, M. (2025c, 5 Ekim). “Süreçte” üç farklı söylem dairesi. Yeni Arayış.
Paker, M. (2025d, 15 Ekim). “Süreçteki” talepler ve toplumdaki onay düzeyleri. Yeni Arayış.
Paker, M. (2025e). Türkiye Debelenirken: Psiko-politik Yüzleşmeler. İstanbul: OkuyanUs Yayınları. (Bu kitabımın içinde 2005-2019 döneminde yayınlanmış makale ve söyleşilerimi derlemiştim. Yüzleşme konusunda bu kitabımda yer alan ve çoğu 2013-15 döneminde yayınlanmış makale ve söyleşilerime bakılabilir).
Paker, M. (2025f, Haziran 1).İmtiyaz psikolojisi bağlamında Türk-Kürt meselesi (1). Yeni Arayış.
Paker, M. (2025g, Haziran 19). İmtiyaz psikolojisi bağlamında Türk-Kürt meselesi (2). Yeni Arayış.
Sancar, M. (2007). Geçmişle Hesaplaşma: Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne. İstanbul: İletişim Yayınları.




























Yorum Yazın