Die My Love’dan The Hours’a
Son günlerde adından sıkça bahsettiren, Lynn Ramsay’ın yönettiği ve Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlanan Die My Love (2025) üzerine yazılanları okurken, yorumların büyük ölçüde doğum sonrası depresyon, annelik ve “delilik” ekseninde dolaştığını fark ettim. Bu yorumlar, farkında olmadan, filmdeki Grace karakterinin varoluşsal çabasını görünmez kılan bir çerçeveye dönüşüyor. Oysa Die My Love, psikolojik bir durumun temsili olmanın ötesinde, kadın öznenin var olma mücadelesini merkeze alan bir anlatı. Filmin özetine ve konusuna birçok yerde ulaşılabildiği için bu yazıda bunlara kısaca değinip, asıl olarak filmin ana karakteriyle kurulan başka bir ortaklık üzerinden ilerlemek istiyorum: Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanından esinlenen The Hours (Michael Cunningham) adlı roman ve bu kitaptan uyarlanan The Hours (Stephen Daldry, 2002) filminde yer alan Laura Brown karakteri ve her iki anlatıda da önemli bir yere sahip olan pasta yapma eylemi.
Laura Brown ve Grace için pasta yapma eylemi, anlatı içinde bir eşik noktasıdır; pasta yapmak, yaşam ve ölüm arasında karar vermeye dair simgesel bir eyleme dönüşür. Filmde “sıradan”, “gündelik” ve “herkesin yapabileceği” varsayılan bir eylem, nasıl olur da böylesine merkezi bir işleve sahip olur? Cevabı, aslında Die My Love üzerine yapılan yorumlarda gördüğüm yaklaşımla benzer bir yerden geliyor.
Film üzerine yazılanların önemli bir kısmı, Grace’in yaşadıklarını doğum sonrası depresyon çerçevesine yerleştirir ve bunu “normal”, “olur”, hatta kaçınılmaz bir süreç olarak tanımlarken, aynı anda Grace’in aşırılığını ve “deliliğini” vurgular. Filmin bir sahnesinde, bir başka yeni anne ile Grace arasında geçen konuşmada, kadın bu sürecin ne kadar zor olduğunu ve kimsenin bunu dile getirmediğini söyler. Grace ise aslında herkesin bunu dile getirdiğini vurgulayarak bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu ifade eder. Bu okuma biçimi, tıpkı pasta yapma eyleminin sıradanlaştırılması gibi, kadının yaşadığı varoluşsal kırılmayı da toplumsal normlar içinde ehlileştiren bir çerçeve üretir. Post partum başlığı altında yapılan bu kategorileştirme, yaşanan krizi kalıcı bir kimlik sorgusundan çok, geçici bir “delilik” hâli olarak sunar. Böylece depresyon, bireysel ve varoluşsal bir çöküş olmaktan çıkarılıp geçici, yönetilebilir bir duruma indirgenir. Özellikle klasik tıp ve psikiyatri tarihinden aşina olduğumuz, kadına atfedilen histeri gibi rahatsızlıklar da benzer biçimde kategorize edilerek toplumsal ve politik bağlamlarından koparılır ve bağımsız değişkenler gibi ele alınır.
Oysa her iki filmde de pasta yapma eylemi, tam da bu sıradanlık iddiasını boşa çıkarır. Pasta yapmak, özellikle doğum günü pastasını “kendi eliyle” hazırlamak, toplumsal olarak eve, aileye ve bakım emeğine adanmış kadın figürünün en görünür simgelerinden biridir. Bu eylem, kadınlık rolünün doğal, zahmetsiz ve herkes tarafından yerine getirilebilir olduğu varsayımını taşır. Ancak Laura Brown’un pastayı yapamaması ya da Grace’in gündelik üretim pratikleri içinde sıkışmışlığı, bu varsayımı kırar. En basit görünen eylemin bile yapılamaması, kim olduğumuz kadar “kim olmadığımızı” ve “nerede durmak istemediğimizi” de açığa çıkarır. Filmde Grace yaşamla ilgili kararını, hastane sonrası döndüğü evin düzenli haline bakıp üzerine hoş geldin anne yazan bir pasta yaptıktan sonra karar verir. Son sahneye geçmeden önce gösterilen bu pasta sahnesi film içerisinde önemli bir eşiktir.
Her iki karakter için de pasta yapma eylemi yalnızca bir ev işi değildir; toplumsal normların kadın bedeni ve zihni üzerindeki baskısını görünür kılan bir araçtır. Nasıl ki doğum sonrası depresyon çoğu zaman normalleştirilerek kadının yaşadığı krizi politik ve varoluşsal boyutlarından arındırıyorsa, pasta yapma eylemi de gündeliğin perdesi altında benzer bir işlev görür. Ancak her iki filmde de sıradan olan, bir eşik hâline gelir. Pasta yapmak, kadının bu hayatla kurduğu ilişkinin sürdürülebilir olup olmadığını sınayan bir eyleme dönüşür ve tam da bu nedenle anlatının merkezinde yer alır.
Michael Cunningham’ın The Hours romanı ve Stephen Daldry’nin aynı adlı film uyarlaması, Mrs. Dalloway’i hem metinsel hem de tematik bir merkez olarak konumlandırır. Üç farklı zaman diliminde yaşayan üç kadının —Virginia Woolf, Laura Brown ve Clarissa Vaughn— bir günlük yaşamları aktarılırken, bu karakterler birebir özdeşleştirilmez; bunun yerine yaşamla kurdukları ilişkilerdeki ortak gerilim noktaları görünür kılınır: yaşamı sürdürme arzusu ile ondan kaçma isteği, delilik ile normallik arasındaki geçirgenlik, kadın bedeni ve zihninin toplumsal olarak düzenlenmesi ve intihar düşüncesinin bir son değil bir eşik olarak belirmesi.
Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i yazdığı dönem, Birinci Dünya Savaşı sonrasının ağır travmalarıyla şekillenmiş bir dönemdir. Savaşın yarattığı yıkım, yaşamın anlamına dair derin bir sorgulamayı beraberinde getirir. Woolf için yazmak, yalnızca estetik bir üretim değil, var olmanın bir yolu ve hayatta kalma biçimidir. Bu nedenle Kendine Ait Bir Oda’da bahsedilen “oda”, yalnızca fiziksel bir mekânı değil, zihinsel ve varoluşsal bir alanı temsil eder. The Hours’ta Laura Brown’un asıl sıkışmışlığı da tam olarak burada belirir: Laura’nın sorunu yalnızca mutsuz olması değil, kendisi olabileceği, düşünebileceği ve varlığını sürdürebileceği bir alanın yokluğudur.
Her iki film de kadın karakterlerin neden mutsuz olduklarına dair doğrudan, açıklayıcı bilgiler sunmaz. Ancak Die My Love’da Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Grace’in, annelik ve eşlik gibi rollerin içine sıkışmış hayatında sürekli bastırılan arzuların bedensel bir taşkınlığa dönüştüğünü görürüz. Toplumsal normların yarattığı baskı, şiddet ve kontrolsüzlükle dışa vurulur. Bu anlatıda ev, güvenli bir yuva olmaktan çok, zihinsel çözülmenin, kapanmanın ve boğulmanın mekânıdır. Ev içi gündelik pratikler ise varoluşu sorgulatan süreklileşmiş bir işkenceye dönüşür. Ramsay’nin kamerası karakterin iç dünyasını açıklamaya çalışmaz; onunla birlikte hareket eder. Diyalogdan çok beden, ses ve ritim üzerinden ilerleyen anlatı, seyirciyi rahatlatmaz; aksine huzursuz eder, sınar ve zaman zaman dışarıda bırakır. Film, aşkın, anneliğin ve aile kurumunun yalnızca yaşatıcı değil, aynı zamanda boğucu olabileceğini hatırlatır.
Laura’dan farklı olarak Grace, günümüz zaman dilimi içinde, sözde ruhsal rahatsızlıkların ve kadınlık rollerine ilişkin kırılmaların görece normal kabul edildiği bir yaşamın içindedir. Ancak tıpkı Laura gibi Grace de kendine ait bir odaya sahip değildir. Annelik öncesine dair görüntüler sunmayan film, Grace’in daha önce yazdığına dair diyaloglar içerir; fakat artık yazma eylemi için gerekli olan zihinsel ve fiziksel alanı bulamamaktadır. Sessizlik yoktur, alan yoktur; sürekli havlayan köpeğin sesi Grace’le birlikte izleyiciyi de rahatsız eder. Burada, Woolf’un işaret ettiği anlamda “kendine ait bir alan”ın eksikliği hissedilir. Dolayısıyla üretememek ve bastırılan arzular, Grace için bedensel bir taşkınlığa dönüşür.
The Hours’ta Laura Brown, 1950’ler Amerika’sının ideal ev kadını imgesinin içine sıkışmış bir karakter olarak tasvir edilir. Dışarıdan bakıldığında savaş sonrası eve dönmüş çalışan bir kocası, bir çocuğu ve düzenli bir evi vardır; ikinci çocuğuna hamiledir ve toplumsal ölçütlere göre “eksiksiz” bir hayat sürmektedir. Ancak Laura’nın bu hayata dair derin bir yabancılık duygusu vardır. Neden mutlu olmadığını sorgulamamaya çalışsa da bu bastırma hâli zamanla umutsuzluğa ve varoluşsal bir sorgulamaya dönüşür. Kendine bir otel odası tutan ve orada yaşamına son vermeyi düşünen Laura, okuduğu Mrs. Dalloway romanında Woolf’un karakterinin intihardan vazgeçmesiyle kendi kararını da değiştirir. Ancak bu, kalma kararından çok gitme kararının başlangıcıdır. Bu eşiklerden en belirgini, kocası için yapmaya çalıştığı doğum günü pastasıdır. Pasta yapmak, ev içi roller bağlamında kadına içkin, sıradan ve neredeyse otomatik bir eylem gibi kodlanmışken, Laura için aşamadığı bir sınav hâline gelir. Pasta, bu hayata neden ait olmadığının somut bir kanıtına dönüşür.
The Hours’ta pasta yapma eylemi, tıpkı Die My Love’da olduğu gibi, anlatı içinde bir karar anının simgesel yoğunlaşmasına dönüşür. Laura Brown için pasta yapmak sıradan bir ev işi değil, yaratıcı bir eylem, hatta yazı yazmaya benzer bir üretim biçimidir. Laura, bu pastayı “başarabilirse” içinde bulunduğu hayata uyum sağlayabileceğine ve bu hayatın parçası olabileceğine dair bir işaret yakalayacağını düşünür. Ancak pastayı başaramaması, onun bu hayata ait olmadığını kanıtlayan bir nesneye dönüşür. Oğluyla konuşurken söylediği “Bir pastayı herkes yapabilir, değil mi?” cümlesi, hem toplumsal cinsiyet rollerinin ona tekrar tekrar fısıldadığı bir normu hem de söylerken bile inanmadığı bir teselliyi içerir.
İki filmi yan yana koyduğumuzda, her iki pastanın da bir karar eşiğini temsil ettiğini görürüz. Pasta yapımından sonra verilen kararlar görünürde farklıdır, ancak temelde aynı varoluşsal soruya yaslanır: Orada olmak, var olmak, yaşamayı seçmek. Hem Laura Brown hem Grace aslında yaşamak ister. Ancak Grace, bunun mümkün olmadığını hissettiği noktada yaşamdan vazgeçmeyi seçer; bu tercih filmde bilinçli ve farkında olunan bir eşik olarak sunulur. Laura ise yaşamayı, fiziksel olarak evden ayrılarak ve Virginia Woolf’un deyişiyle kendine ait bir odaya sahip olarak gerçekleştirir. Karakterlerin yaşam biçimlerine bakıldığında, Laura’nın sessiz bir kaçışı, Grace’in ise gürültülü bir çöküşü tercih ettiği söylenebilir.
Laura Brown’un tepkisi, Die My Love’daki Grace’in aksine dışa taşmaz. Laura mutsuzluğunu bastırır, düzeni bozmaz ve ideal ev kadını rolünü sürdürür. Onun kararı sessizdir, açıklamasızdır ve bu nedenle daha keskin bir kopuşa karşılık gelir. İkinci çocuğunu doğurduktan sonra hiçbir şey söylemeden evden çıkması, öfkeli ya da hırçın bir isyan değil, orada kalmayı ölümle eşdeğer gördüğü için yaşamayı tercih etmesidir. Yıllar sonra oğlunun cenazesi için geri döndüğünde, oğlunun arkadaşı Clarissa’ya “Herkes çocuklarımı bıraktığım için benim bir canavar olduğumu düşündü ama ölüm vardı, ben yaşamı seçtim” der. İlk otobüse binip karşısına çıkan ilk yere gittiğini ve yıllarca Kanada’da bir kütüphanede çalıştığını anlatır. Bu kadar “sıradan” bir hayat için mi çocuklarından vazgeçtiği sorusu, ahlaki bir ikilem yaratırken izleyici Laura’yı anlayan bir konuma yerleştirilir. Onun seçimi büyük anlatılara, başarı hikâyelerine ya da tutkulu bir kaçış mitine bağlanmaz. Talebi macera ya da kendini gerçekleştirmek değil; kalmanın kendinden vazgeçmek olduğu bir yerde kalmayarak yaşamı seçmektir. Bu da Laura’nın eylemini ahlaki bir savunmadan çok ontolojik bir düzleme yerleştirir. Laura Brown için evde kalmak bir tür ölümdür; evi terk etmek ise yaşamı seçmenin tek mümkün yoludur.
Bu noktada Die My Love ile The Hours arasındaki paralellik ve ayrım belirginleşir. Grace öfkesini bastırmaz; onu bedeniyle, sesiyle ve davranışlarıyla dışa vurur. Laura ise sessizliği seçer. Biri görünür bir çöküş, diğeri görünmez bir kaçış yaşar. Ancak her iki karakter de bu hayatın içinde kalmak mı yoksa ondan çıkmak mı sorusuna farklı yollarla cevap verir. Bu varoluşsal eşiğin merkezinde ise pasta yapmak yer alır.






























Yorum Yazın