İktidarın yargı kuşatması adım adım daralırken ana muhalefet üzerindeki hukuki baskı da sürekli artıyor. Aynı hafta içerisinde önce Uşak ardından Bursa’nın CHP’li belediye başkanlarına operasyon düzenlendi. Özgür Özel’in buna yanıtı, daha önce yaptığı üzere sandık talebini yüksek sesle dillendirmek oldu. İktidara meydan okuyan Özel, ara seçim için somut bir adım atmayı düşündüklerini dile getirdi. Bu çıkışın arkasında elbette açık bir ima var. Muhalefet, “devlet senin arkanda ancak millet bizim arkamızda” mesajıyla Erdoğan’a gözdağı veriyor. CHP yönetiminin sandığa olan güveni o derece yüksek ki, Özel yüzde altmışın altında bir oy alırlarsa bunu başarısızlık sayacağını bile söyledi. Daha önce Kılıçdaroğlu’ndan duyduğumuz bu yüzde altmış iddiası kısmen siyasetin doğası gereği söylenmekte. Bir diğer ifadeyle muhalefet iddialı olmaya, seçmenin karşısına özgüvenli bir biçimde çıkmaya bir bakıma mecbur. Ancak bu özgüven tümüyle yersiz mi? Muhalefetin iktidarı ilk seçimde yerle bir edeceği inancının sahada da bir karşılığı yok mu?
Bu soruya tam olarak olumlu ya da olumsuz yanıt vermek mümkün değil. CHP’nin geçtiğimiz yerel seçimlerin ardından ciddi ivme yakaladığı bir gerçek. Özel’in dinamik liderliği altında 19 Mart süreci de mümkün olan en az hasarla atlatıldı ve ana muhalefet bugüne dek konsolide kalmayı sürdürdü. Üstelik parti örgütü ile merkez arasındaki ilişkiler de nispeten daha sıkı bir hale bürünmüş görünüyor. Buna karşın iktidar cephesini kaygılandıran bir dizi somut olgu söz konusu. Yapılan kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın başkan seçilebilmek için bir koalisyona muhtaç olduğunu ortaya koyuyor. Oysa cumhurbaşkanının enerjisi her seçimde bir öncekinden daha düşük. Giderek yaşlanan ve her yıl daha az siyasetçi, daha fazla devlet adamı portresi çizen bir AKP lideri var karşımızda. İktidar bloğu içerisindeki odakları eş güdüm içerisinde tutmakta gitgide zorlandığı konuşuluyor. Tüm bunlar önümüzdeki seçim için muhalefetin iştahını arttıran dinamikler.
Öte yandan madalyonun bir de diğer yüzü var. Yerel yönetimlere dönük operasyonlar ve parti üzerindeki yargı gölgesi, seçim sürecinde ana muhalefetin elindeki ekonomik kaynaklarının sınırlı kalacağı anlamına geliyor. Dahası, ülkede yaşanan derin yoksulluğa rağmen CHP’ye olan destek halen AKP’ye olandan anlamlı derecede yüksek değil. Partisini ülkenin birinci partisi konumuna taşımak istiyorsa, Özel’in kendi organik tabanının ötesinden oy alması gerekli. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde de tablo şimdilik benzer görünüyor. Orada da ana muhalefetin muhtemel adaylarının oyları Erdoğan’ın önünde. Ancak bu adaylar da oy tabanlarını kendi partilerinin ötesine taşıyabildikleri oranda seçilmeyi başarabilecek gibi görünüyorlar. Dolayısıyla meşhur “sağ seçmenin oylarına talip olma” sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça CHP gündemine yeniden girmek zorunda. Tam bu nedenle muhalefet seçkinlerinin şimdiden bu konuda bir strateji üzerine düşünmeleri şart.
Oysa herhangi bir sorunsal üzerinde uzun erimli strateji geliştirmek, bugünlerde CHP’nin en zor yapabildiği şey. Yerel seçimlerin ardından bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi için Ekrem İmamoğlu’nu erkenden adaylaştırma fikri iktidarın yargı operasyonları kartını erkenden oynamasına neden oldu. 19 Mart’tan bu yana bitmek bilmeyen göz altı, tutuklama ve kayyım dalgaları Özel yönetimini her daim taktik hamleler yapmaya, çabuk tepki göstermeye ve eyleme geçmeye mecbur bıraktı. Türlü baskı ve yargılamalarla boğuşan bir CHP’nin tefekkür etme, strateji üzerine düşünme vakti ne yazık ki pek kalmıyor.
Parti içerisinde uzun vadeli politikalar geliştirmek ve strateji üzerine düşünmek için yürütülen çabalar yok değil. Ancak siyaset iklimi o denli sert ve yakıcı ki, bu çalışmalar muhalefetin söyleminde ancak tali bir yere sahip olabiliyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin son derece yetkin bir kadrosu var. İhtimal ki bu kadrolar, vizyoner işlere imza atıyor, partinin stratejik vizyonuna katkı sunacak önemli analizler yapıyorlar. Ancak bunlar ne partinin iç gündeminde kendisine hak ettiği ölçüde yer bulabiliyor ne de kamuoyuna mal olmayı başararak gündeme geliyor.
Kısmen somut koşulların dayattığı bu stratejik düşünme eksikliği sonucunda karşımıza, tabanda tartışılmamış kararları günü geldiğinde hızlı bir şekilde almak zorunda kalan, bir anlamda kervanı yolda düzen bir CHP çıkıyor. Özel döneminin en belirgin özelliklerinden birisi bu pratik ancak derinlikten yoksun tarz. Geçen hafta parti elitlerince telaffuz edilen “kadın cumhurbaşkanı” ifadesini de bu genel tema çerçevesinde okumak mümkün. Tıpkı İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylık kampanyasını erkenden başlatma kararının apar topar hayata geçirilmesi gibi, bu defa da taban ile henüz paylaşılmamış bir aday profili mi öne çıkarılıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yönetimin geçmiş karnesine bakacak olursak, son ana kadar “adayımız İmamoğlu” söylemi ile devam edildiği takdirde, seçim az bir süre kala kapalı devre bir istişare sonucu belirlenmiş bir ismin bütün muhalefet bloğuna dayatılma ihtimali azımsanmayacak kadar güçlü.
Bu yöntemin olumlu yanı, adaylık tartışmasının erkenden açılarak parti içi asabiyeye zarar vermesinin önüne geçmesi. Öte yandan tartışmanın ertelenmesi ve en sonunda bir oldu bitti ile sonuçlandırılması halinde, CHP seçkinlerinin ufkuyla sınırlı bir politik sürecin üreteceği adaydan, ana muhalefet seçmeninin ötesinde oy alması beklenecek. Bunun her zaman kolay bir iş olmadığını ise geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Belki Ekrem beyin adaylığı özelinde bu durum bir dezavantaj yaratmayacaktı. Zira İmamoğlu hem aileden sağ kökenli olan hem de muhalefetin tamamına rahatlıkla hitap eden, siyasetçi kumaşına sonuna kadar sahip bir isim. Ancak onun yokluğunda Erdoğan’la rekabet etmek isteyen kadrolar, adaylarını belirlemeden önce sağ seçmene dönük bir stratejinin ana hatlarını çizmek zorundalar.
Bu amaç doğrultusunda önceki seçimlerde atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar elbette hepimizde tatsız hatıralar bıraktı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylık süreci başlı başına bir fiyaskoydu. Bir sonraki seçimde Abdullah Gül isminin gündeme getirilmesi CHP içinde büyük bir tepkiye yol açmış, ardından Kılıçdaroğlu’nun izlediği “sağ kökenli siyasetçileri transfer etme ve sağ partilerle resmi ittifaklar kurma” stratejisi de istenen sonucu doğurmamıştı. Tam da bu nedenle muhalefet, bu kez daha dikkatli olmak, ince eleyip sık dokumak durumunda. Peki bu noktada önlerinde ne gibi bir alternatif var? Önceki seçimlerde denedikleri yollardan farklı olarak neler yapabilirler? Haftaya buradan devam edelim.


























Yorum Yazın