Avrupa siyasetinde son on yılın en belirgin kırılmalarından biri, aşırı sağ partilerin yükselişi karşısında merkez partilerin geliştirdiği stratejik uyum -aşırı sağın politika ve söylemlerine yaklaşmak- politikalarıdır. Göç, güvenlik ve ulusal kimlik gibi konularda söylem sertleşmesi, özellikle merkez sağ kadar merkez sol partilerde de gözle görülür bir şekilde arttı. Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri Danimarka. Danimarka örneği, ilk bakışta bir "başarı hikâyesi" gibi görünse de aslında derine bakıldığında merkez siyasetin stratejik bir açmaz içinde olduğu görülecektir.
Daha önce bu konuyu ele aldığım yazılarımda temel savunu, "Avrupalı merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak başarılı olamaz" idi. Bu bağlamda, Danimarka örneği oldukça güçlü bir teorik ve ampirik temele oturuyor. Yazılarımda ayrıca şu tespitte bulunmuştum: "Aşırı sağın dili ödünç alındığında, sadece seçmen değil siyasetin kendisi de dönüşür ve merkez artık merkez olmaktan çıkar." Bu, sadece bir normatif eleştiri değil aynı zamanda siyasal rekabetin doğasına dair bir gözlemdir.
Danimarka'da sosyal demokratların izlediği politika, sıklıkla "pragmatik realizm" olarak sunuluyor. Yani bu ifadeyle aşırı sağın ırkçılık ve nefret yüklü söylem ve politikalarını kopyalamak bir maharetmiş gibi servis ediliyor. Göç politikalarının sertleştirilmesi, sosyal devletin korunmasıyla birlikte düşünülerek seçmen nezdinde bir denge stratejisi olarak pazarlanıyor. Financial Times'ta yayımlanan bir analiz yazısında bu durum şöyle ifade ediliyor: "Danimarka sosyal demokrasisi, refah devletini korumak için sınırları daraltmayı seçti." Sadece sınırlar mı daraldı Danimarka'da? Ülkeye girişte mültecilerin değerli eşyalarına el konulması, aile birleşiminin adeta bir eziyete dönüştürülmesi vs... Ezcümle insani sınırlar da daraldı bu ülkede. Ancak vurgulamak gerekir ki bu yaklaşımın kısa vadeli seçim başarısı ile uzun vadeli ideolojik sonuçları arasında ciddi bir gerilim bulunuyor. Çünkü merkez sol, aşırı sağın gündemini benimseyerek onu zayıflatmıyor aksine onun siyasal dilini merkeze taşıyor yani "ana akım" haline getiriyor. Çok büyük bir tehlike bu. Irkçı söylemleri sahiplenip, onları halk nezdinde itibarlı kılıp ondan sonra da "vatandaşlarımız aşırı sağa oy veriyor" diye oturup sızlanmak çok anlamsız oluyor. İnsanlar orjinali varken sahtesine yönelmiyor.
Bununla birlikte, merkez solun sağa yaslanmasına ilişkin tespit ve analizler, aslında Avrupa genelinde gözlemlenen daha geniş bir eğilime işaret ediyor. Aşırı sağ partiler yalnızca oy oranlarıyla değil aynı zamanda gündem belirleme güçleriyle de etkili oluyorlar. Bu noktada başarı bana göre, seçim kazanmakla değil tartışmanın sınırlarını belirlemekle ölçülüyor. Yani "biz muhaleffetteyiz ama fikirlerimiz iktidarda" gibi bir tablo bahse konu olan. Siyaset Bilimci Cas Mudde'nin literatürde sıkça atıf yapılan yaklaşımı da bu durumu destekler nitelikte. Mudde, aşırı sağın yükselişini açıklarken "ana akımlaşma" kavramını kullanır ve şu önemli uyarıyı yapar: "Aşırı sağ partiler iktidara gelmeden de kazanabilir; eğer diğer partiler onların fikirlerini benimserse." Bu perspektiften bakıldığında Danimarka örneği, aşırı sağın gerilemesinden çok söyleminin zaferi olarak da okunabilir.
KOPYAYA DUYULAN GÜVEN...
Öte yandan, sık sık vurguladığımız üzere, "Seçmen, taklidi değil, asılı tercih eder." Bu gözlem, özellikle Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde doğrulanmış durumda. Merkez partiler göç karşıtı politikaları benimsedikçe, seçmenin bir kısmı doğrudan bu söylemin "orijinal" temsilcilerine yöneliyor. Çünkü siyaset, sadece politika değil aynı zamanda güven ve kimlik meselesidir. Söylemin sahibine duyulan güven, onun kopyasına duyulan güvenden çoğu zaman daha yüksektir.
Bununla birlikte, Danimarka'nın diğer ülkelerden ayrıştığı nokta, bu stratejinin kısa vadede seçmen davranışını gerçekten etkileyebilmiş olmasıdır. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Aşırı sağ partilerin oy oranlarının beklenen ya da korkulan seviyelerde artmıyor oluşu, aşırı sağ siyasetin gerilediği anlamına gelmez. Aksine, bu fikirlerin merkez tarafından içselleştirilmesi, onların daha geniş bir meşruiyet kazanmasına yol açabilir. Le Monde gazetesinde yayımlanan bir analiz yazısında bu durum oldukça çarpıcı biçimde özetleniyor: "Aşırı sağın yenilgisi, onun fikirlerinin kabul edildiği bir zeminde gerçekleşiyorsa, bu bir yenilgi değil dönüşümdür." Bu dönüşüm, Avrupa siyasetinin ideolojik eksenini sağa kaydıran daha derin bir yapısal değişime işaret ediyor. Burada asıl mesele, merkez partilerin stratejik bir tercihle mi yoksa yapısal bir zorunlulukla mı bu yola girdiğidir. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik eşitsizlikler, göç krizleri ve güvenlik kaygıları, seçmen davranışını ciddi biçimde etkiliyor. Merkez partilerin de elbette bu kaygılara yanıt üretmesi gerekiyor ancak bu yanıtın biçimi belirleyici oluyor. Ya yeni bir siyasal çerçeve kurmak ya da mevcut aşırı sağ söylemi ödünç almak... Bu nedenle, merkez siyasetin krizi, çözüm üretme kapasitesinin zayıflamasıyla ilgili ve bu boşluk aşırı sağın diliyle doldurulamaz. Bu çerçevede, Avrupa merkez siyasetinin sadece stratejik değil aynı zamanda entelektüel bir kriz içinde bulunduğu anlaşılıyor.
Sonuç olarak, Danimarka örneği, ilk bakışta aşırı sağa karşı kazanılmış bir zafer gibi sunulsa da daha derin bir okumada farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Aşırı sağ partiler oy oranlarını bir miktar artırmış olsa da hâlâ zayıf görünüyorlar ama kesin olan şu ki onların belirlediği gündem güç kazandı ve kazanmaya devam ediyor. Bu da Avrupa siyasetinde mücadele alanının daraldığını ve ideolojik çeşitliliğin azaldığını gösteriyor. Sorunlu olan ise aşırı sağın fikirlerinin siyasetin merkezine iyice yerleşmiş olması. Kabul etmek gerekir ki merkez partiler aşırı sağı kopyalayarak seçim kazanabilir ancak bu strateji uzun vadede siyasetin doğasını değiştirir ve aşırı sağın yapısal etkisini ortadan kaldırmaz. Aksine, onu daha kalıcı hale getirir. Tam da bu nedenle asıl soru şu olmalı kanımca: Merkez siyaset, aşırı sağın dilini ödünç almadan seçmen kaygılarını nasıl hafifletebilir? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca Danimarka'nın değil zaman içerisinde Avrupa'nın siyasal geleceğini de belirleyecektir.


























Yorum Yazın