“Bir daha asla!” Holokost’a atıf yapan bu slogan İsrail’in kuruluş prensiplerinden birisi. Soykırımın tekrarlanmaması ilkesi üzerine kurulu olan devletin, 21. yüzyılın en pervasız soykırımlarından birisine imza atması da zamanımızın ironisi. Bu çarpıcı durum üzerine durup düşünmeye değer. Zira Gazze’deki trajedinin önünü açan toplumsal psikoloji, dünyanın genel durumuna ilişkin de bir dizi ipucunu barındırıyor. Bu bakımdan özellikle bir örnek, ülkedeki sağ siyasetin önemli isimlerinden Moshe Feiglin’in bir demeci hayli ufuk açıcı. 2024 Haziran’ında bir İsrail televizyonunda konuşan Feiglin, “yeryüzünde tek bir Yahudi bile kaldığı müddetçe, ben burada yaşayamam” diyen Hitler’i anımsattıktan sonra, “bizim de bu topraklarda yaşamamız, Gazze’de tek bir İslamo-Nazi kaldığı sürece, Gazze’ye geri dönüp orayı Musevilerin Gazze’sine çevirmediğimiz sürece mümkün olmayacak” diyordu.
Feiglin’in sözleri 7 Ekim saldırısı sonrası İsrail toplumunun kaygılarının ne düzeye ulaştığını gösteriyor. Burada, bir başkasının sürekli onayına ve korumasına muhtaç endişeli bir öz benliğin ötesinde bir durum söz konusu. Öteki’nin salt varlığını dahi kendisi için yaşamsal tehdit gören, güvenliği için tek çareyi ötekini yok etmekte bulan son derece kırılgan bir kimlik ile karşı karşıyayız. Halbuki sizden farklı olanın varoluşu, kimliğinizin oluşumu için ontolojik bir ihtiyaçtır. Bu bakımdan düşünülecek olursa, Feiglin’in dile getirdiği yok etme arzusunun pekâla kendi kendini yok etme arzusu olarak da okunabileceği açık. Böyle bir öz-yıkım psikolojisi içerisindeki İsrail devletinin “bir daha asla” sloganını baş aşağı çevirerek “yine, yeni, yeniden” bir soykırım üretmiş olması da elbette şaşırtıcı değil.
Burada ilginç olan, benzer kırılgan kimliklerin her yerde daha sık karşımıza çıkması. ABD’de Beyaz Amerikalılar, Latin göçmenler sokaklarında gezdiği müddetçe ülkelerinde yaşayamayacaklarını düşünüyor. Pek çok toplumda genç erkekler, me too hareketiyle sembolize olan kadın aktivizmini kendileri için doğrudan bir tehdit sayıyor. Putin, Ukrayna’nın bir devlet olarak varlığının dahi Rusya’yı tehlikeye attığını ileri sürüyor. İran’da kadınların sokakta özgürce dolaşması mollalar için rejime verilen bir gözdağı. Ülkemizde ise trans bireylerin toplumda görünür olmasını “ideolojik kuşatma” olarak tanımlayan ve buna savaş açan belgeseller devlet kanallarından yayınlanıyor. Sonuçta hiç kimsenin kendisinden, kimliğinin güvencede olduğundan emin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin bir ötekisi var ve herkes bu ötekinin yok edilmesini, kendi geleceği için bir zorunluluk addediyor.
Bu varoluşsal endişeyi farklı konu ve kapsamlarda yaşayan tüm grupların zihninde bir mutlak güvenlik fantezisini var. Feiglin’in yukarıdaki sözleri bu fantezinin yalnızca bir örneği. Burada arzulanan, yakın ya da uzak hiçbir tehdidin ve öngörülemezliğin olmadığı, tümüyle şeffaf bir dünya. Örneğin Filistinlilerin yaşamadığı bir Gazze, göçmenlerin olmadığı bir ABD, Ukrayna’yı tümüyle yutmuş bir Rusya, maço kültürün yeniden hakim olduğu sokaklar, kadınların dosdoğru evlerine döndüğü bir İran ve yalnız edepli heteroseksüellerin karşımıza çıktığı diziler…
Belki de bu yüzden dünyanın her yerinde sağ otoriterlik yükselişte. Bu harekete öncülük eden popülist liderler, adeta dirlik ve düzeni sağlamak üzere eve geri dönmüş birer baba figürü. Ev halkının güvenliğini sağlama konusunda tavizsiz, bunun için gerektiğinde şiddet kullanmaktan çekinmeyen bu isimler, eylem adamı olma ve hızlı karar alma yetileri ile mütereddit demokratik süreçlerin de anti-tezini temsil ediyorlar.
Öte yandan bu genel siyaset tablosunda akla mantığa uyan pek az şey var. Söz konusu liderlerin izledikleri politikalar ile onları destekleyenlerin somut çıkarları çoğu kez birbirine zıt. Seçmenlerin ilgi, talep ve kaygıları da somut çıkarları ile çoğu kez çelişmekte. Geleneksel ideolojik pozisyonlar tutarlı bir biçimde izleyebilmek ise neredeyse imkânsız. Örneğin ülkesini beyaz olmayanlardan temizlemek isteyen Trump, Latin Amerika kökenli seçmenler arasında rakibi Harris kadar popüler olmayı başardı. İsrail’in hem meşruiyetini hem de güvenliğini uzun vadede tehlikeye atan katliam politikaları, en çok da güvenlik endişesi duyan insanlar tarafından desteklenmekte. Ülkemizde ise kendisini sol siyaset içerisinde gören kimi isimler, kirli ilişkilere dayalı Maduro rejimine ve İran’daki İslami diktatörlüğe arka çıkmakta. Nüfusun %18’inin yetersiz beslendiği bir ülkede, LGBTİ+ hakları veya sokak hayvanları beka sorunu olarak gündemin baş köşesinde kendisine yer bulabiliyor. Kısacası, gerek dünyada gerek Türkiye’de siyaset gün be gün rasyonellikten uzaklaşıyor.
Böyle bir dünyayı anlamak için kimlik, inanç, sınıf, değerler ve sömürü ilişkileri gibi kavramların ötesine geçmek durumundayız. Karşımızda, Grönland’ı ilhak etmenin ABD için “psikolojik nedenlerle” bir zorunluluk olduğunu söyleyen bir ABD başkanı durmakta. Buna karşın biz analizlerimizde siyasetin psikanalitik yönünü ihmal edersek, karşımızdaki tabloya irrasyonel damgası vurmanın ötesine geçemeyiz. Bir karşı politika üretmeyi başaramayız. Sağ popülist dalga karşısında özgürlükçü bir siyaset üretmek için artık kaygılardan, baskılanmış arzulardan, fantezilerden, ölüm güdüsünden ve bilinçaltından bahsetmek zorundayız.
Bir sağaltım pratiği olarak psikanalizin rolünün hayli tartışmalı. Spekülatif varsayımları ve iddialı hipotezleri ile psikanaliz, modern klinik psikolojinin katı bilimler kriterlerini karşılamakta yetersiz kalıyor. Öte yandan psikanalitik bakışın toplumsal eleştiri içerisindeki rolü hala çok önemli. Zira gerek bireysel gerekse toplumsal yaşam içerisinde, eylemlerimiz nadiren bilinçli tercihlere dayanıyor. Çoğu kez ayırdına varamadığımız başka dinamikler, bastırılmış arzu ve korkular gündelik yaşantıda çok daha belirleyici. Psikanalizin kavram seti, işte bu yalın gerçeği görünür kıldığı ve ona dair politikalar üretmeye imkân verdiği ölçüde, toplumsal ve siyasi kuram içerisinde önemini koruyor. Hele günümüzde olduğu gibi siyasetin irrasyonel doğasının güçlü biçimde kendisini hissettirdiği günlerde, bu kavramlara daha da çok ihtiyacımız var.




























Yorum Yazın