Kabul etmek gerekir ki şu günlerde İran ile ilgili bir yazı yazmak oldukça zor. ABD-İsrail ortaklığında yapılan saldırılar sonucu bir tür savaş yaşanıyor ve bunun sonucu olarak çok sayıda insan zarar görüyor. Ölen, yaralanan, aç-susuz kalan, göç eden vd. çok sayıda insanın (ki bunların büyük çoğunluğu siviller) olduğu bir ortamda aslında herhangi bir düşünce üretmek ve onu ifade etmek de çok mümkün olmuyor. Tabii öncelikle şunu belirtmek gerekir ki herhangi bir savaşın temiz olması ve temiz kalması mümkün değildir. Bu anlamda her savaş kirli bir savaştır ve birçok suçsuz insanın zarar görmesine neden olur. Bu açıdan her türlü savaşın karşısında durmak ve özellikle mağdur olan tarafta yer almak gerek. Hatta belki de -eğer başka bir şey yapılamıyorsa- acı çekenlerin acılarına saygı duymak ve söylenecek sözler varsa bile onları da erteleyerek durumun “normal”e dönmesini beklemek gerekir.
Ancak diğer taraftan da biliyoruz ki şu güzel dünyamızda durum hiçbir zaman “normal”e dönmüyor. Ve ayrıca durum “normal”e dönmüş gibi olsa da bu sefer söylenenleri kimse duymuyor veya ciddiye almıyor. Onun için belki de söylenmesi gerekenler varsa daha fazla geciktirmeden, mümkün olan en kısa zamanda ve en acil bir biçimde söylemekte yarar var.
Bu nedenle ben yine söyleyeceklerimi bir hafta öncesindeymişiz, İran’a bir saldırı yapılmamış günlerden birindeymişiz gibi söylemeye çalışacağım. Yanı başımızda savaşın devam ettiğini, binlerce insanın bir şekilde mağdur olduğunu bilerek, onların acılarına saygı duyarak ve bu acıların bir an önce bitmesini dileyerek…
Bir ülkeyi, halkını, devletini, yaşananları analiz etmek, olan biteni anlamlandırmak, çok kolay bir iş değil. Sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vd. birçok boyutu olan, oldukça karmaşık bir süreç. Dolayısıyla haddimi bilerek konuşacağım. Söyleyeceklerimin, olan biteni öğrenmeye çalışan, okuyan, araştıran, merak eden bir kişinin gözlemleri ve düşünceleri olarak anlaşılmasında yarar var.
Geçen haftaya kadarki İran’a baktığımızda halkıyla barışık, onu seven, şefkatle yaklaşan, mutlu eden bir ülkeden çok onu tehlikeli gören, düzeltilmesi/eğitilmesi gereken kişiler olarak kodlayan, bunun için daha çok kısıtlayıcı/cezalandırıcı bir anlayışla yaklaşan bir devlet görüyorduk. Uzun yıllardır İran’dan kaçıp Avrupa’da, Kanada’da, ABD’de yaşamaya çalışan çok sayıda insanın var olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde kaçacak kadar bile şanslı olamayan birçok insanın dramını da. Yine İran’ın belki de en çok gurur duyması gereken kültür alanlarından birisi olan sinemasının, yönetmenlerinin, oyuncularının ne tür zorluklarla karşılaştığını hepimiz görüyoruz. Daha ötesinde kadınların saçının bir teli görünmesin, erkekler kravat giymesin, sakalsız dolaşmasınlar diye ülke kaynaklarının seferber edildiğini, devletin bütün enerjisini buralara harcadığını da biliyoruz. En önemlisi günde belki 20, belki 30, belki 40 ya da daha fazla insanını bir nedenle (muhalif, eşcinsel, aykırı vd. gerekçelerle) idam eden bir ülkeden bahsediyoruz. İran, daha geçtiğimiz aylarda son protesto gösterilerinde binlerce, belki on binlerce vatandaşını öldüren bir ülke ne yazık ki. Bu şekilde işi gücü vatandaşının hayatını kısıtlamak, onları bir formata sokmaya çalışmak, istediği şekle girmeyeni de öldürmek olan bir devletin vatandaşını mutlu etmesi, onun gözünde bir saygınlığının olması ve giderek dünyanın ilerici insanlığı nazarında bir itibarının olması mümkün mü?
Görüntüler İran’dan: Baba idam edilirken kızına gülücükler yolluyor ve kızı babasının idam edilmesini seyrediyor!
Karmaşık yapısı nedeniyle ayrıntıları belki bir şekilde gözlerden uzak tutuluyor ancak genel olarak biliyoruz ki İran’da da yönetme yetkisine sahip bir grup insan/sınıf var ve onların iktidarının bir şekilde sürmesi için on yıllardır milyonlarca insan acı çekti, zarar gördü, belki yaşamlarını kaybetti. Hala da bu acılar artarak devam ediyor. Dolayısıyla İran ile ilgili söylenmesi gereken ilk şey belki şu: İran’da bir sorun varsa, temel olarak bu durumdu ve hala da bu durum aslında.
(Tekrar belirtmekte yarar var: İran’a yöneltilen bu eleştiriler, ABD-İsrail saldırısının haklı olduğunu göstermediği gibi savaşın binlerce insana verdiği zararı da meşru gördüğü anlamına gelmez. Ayrıca bir ülkenin sorunlarının dışarıdan hem de savaş gibi bir araçla çözülmesi mümkün de değildir doğru da. Dolayısıyla bu eleştirilerin savaş başlamadan önceki İran için olduğunu akılda tutmakta yarar var.)
İran yönetimi, kendi halkının bu yaşamı hak etmediğinin, aksine çok daha iyi, çok daha mutlu bir hayatı hak ettiğinin farkında tabii. Ama ısrarla -çeşitli nedenlerle- bunları gerçekleştirmek yerine yok saymayı, bastırmayı, manipüle etmeyi yıllarca başardı. Bu, sadece kendilerine, iktidar sahiplerine bir güç ve konfor sağladı. Halka herhangi bir şekilde bir refah sağlamadığı gibi ülkeye ilerici insanlığın gözünde bir saygınlık, bir değer, bir itibar da kazandırmadı. Aslında binlerce yıllık İran uygarlığına dünyada genel olarak büyük bir saygı vardır. Ancak ülkenin son 45 yıllık tarihinde (belki buna öncesindeki Şah dönemini de katmak gerekir) yönetimin insanlık tarihi açısından hiç de gurur duyulacak bir performans sergilemediğini buna karşın yine insanlık açısından kabul edilemeyecek birçok harekete imza attığını da söyleyebiliriz.
(Tabii akıllardaki bir soru da şu: Bugün İran, kendi vatandaşlarına saygı duyan, onları mutlu eden; vatandaşlarının, dünya insanlığının ve halklarının gözünde saygıdeğer bir ülke olsaydı bu kadar rahat bir dış saldırıya uğrar mıydı? Ya da uğrasa bile bu kadar az destek görür müydü? Duruma üzülen birçok insan bile “kırk satır mı kırk katır mı?” gibi bir ikileme düşer miydi?)
Şunu söylemeye çalışıyorum: Siz bir şekilde iktidarı ele geçirip çeşitli yöntemlerle -güçle, yalanla, dolanla, oyunla, hileyle- ülkeyi istediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Bu şans, çeşitli koşulların bir araya gelmesiyle hatta bazen seçimler yoluyla meşru bir şekilde de önünüze çıkabilir. Bu güçle halkı ezebilir, onlara her türlü acıyı yaşatabilirsiniz. Ama her şeyin bir sonu vardır. Devletleri bu şekilde yönetip halklara bu acıları yaşatanlar, öldüklerinde veya iktidardan düştüklerinde insanlar tarafından lanetle anılıyorsa, o zaman hayattayken yapılanların doğru olup olmadığı daha tartışmalı hale gelir. Tabii ki çoğu iktidar sahibinin dediği gibi “Ben işime bakarım, iktidarda olduğum sürece keyfimi sürerim. Sonra da ne olursa olsun. Benden sonrası tufan.” diyorsa yapacak bir şey yok. Güç elinde olduğu sürece bu anlayış devam eder. Ama güç elden gittiğinde de yıllarca yaptığı bu kötülüklerin, işlediği suçların cezasını insanlığın vicdanında mahkûm olarak öder. Hele bunları bir de din, inanç, maneviyat vd. adına yapanlar varsa, onları bir de öbür dünyada verecekleri bir hesap bekliyor. Onun için belki İran ve benzeri her türlü ülkedeki iktidar sahiplerine şunu söylemek gerek: Ölümden sonra iyi anılmak istiyorsanız yalnızca kendinizi değil de biraz başkalarını, insanları, halkları, değerleri, uygarlığı, doğayı, çevreyi düşünün. Size itibar, değer, saygınlık kazandıracak olan şeyler; kendiniz için yaptıklarınız değil; diğer herkes, her şey için yaptıklarınız olacaktır. Bu süreçte işlediğiniz bütün suçların, yaptığınız bütün kötülüklerin, söylediğiniz bütün yalanların, hayata geçirdiğiniz bütün hilelerin/oyunların siz iktidardayken ortaya çıkmasa bile insanlığın hafızasına kaydedildiğini ve sonsuza dek orada kalacağını aklınızdan çıkarmayın.
Tekrar bugüne dönersek: Bugün İran’a yönelik saldırılar bitse, hayat normale dönse, İran yönetimi geçmiş 40-45 yıldan ders alarak kendi halkı için daha doğru, daha güzel, daha mantıklı, daha vicdanlı, daha adaletli şeyler yapacak mıdır? Yoksa yine kendilerini ve insanları kandıracak şekilde birtakım gerekçeler öne sürüp kendi halkına -ve belki başka halklara da- eziyet etmeye devam edecek midir? Sanırım başta İran olmak üzere tek tek benzer durumda olan bütün ülkelerin ve dolayısıyla tüm dünyanın gittiği yeri, bir anlamda kaderini belirleyecek olan temel soru budur.
Bu saldırılar da bir şekilde bitecek. Belki yaralar da bir yere kadar sarılacak. Ancak İran ve benzeri ülkeler kendi halklarına insan gibi yaşama olanağı sağlayacaklar mı? Yoksa sadece iktidarda olan kesimlerin çıkarı, keyfi, mutluluğu için bu eziyetler devam mı edecek? Eğer devam edecekse bu ülkelerin vatandaşlarının ne yapması gerekir? İnsana yaraşır bir hayat için haklarına sahip çıkıp devletlerini daha demokratik, barışçıl, hak ve özgürlüklere saygılı, uygar bir devlet olma konusunda zorlayacaklar mı? Yoksa vatan, millet, din, emperyalizm, ABD, Batı oyunu vb. diyerek kafalarını kuma gömmeye devam mı edecekler? İran halkına ve benzer ülkelerdeki tüm halklara düşen de bence bu sorular üzerinde düşünüp bunlara akılcı, mantıklı, vicdanlı, özgür cevaplar vermektir. Yoksa ABD’nin, İsrail’in zulmünden belki kurtulurlar ama hayatlarını cehennem olarak yaşamaya devam ederler…

































Yorum Yazın