İran’daki “molla rejimi” ABD projesiydi.
ABD, çift kutuplu dünyada, Sovyetler Birliği sosyalizmine karşı bir tampon hat oluşturma çabası içinde İran’da bu tür bir rejimin mimarlığını yaptı.
Molla rejimi İran’da bir “teokrasi” (din devleti) kurdu.
Din devletlerinde kaçınılmaz sonuç şudur: Dinin kurallarının ne olduğunu söyleme ve onları uygulama yetkisine sahip olanlar zaman içinde ölçüsüz biçimde zenginleşirler.
Örnek 1.
Antik Yunan döneminde dini ibadetleri yönetme yetkisine sahip olanlar, mitolojik adalet Tanrıçası Themis’in emirlerini aktarma yetkisine sahiptiler.
Themis’in emirleri olan ve kabile şefleri tarafından sözlü olarak aktarılan emirlere, Themis adından kaynaklı olarak, “Thesmoi” deniyordu.
Kabile şefleri bir davanın tarafı olduklarında “Thesmoi”leri ortaya koyarken kendi çıkarlarına uygun davranıyorlardı.
Örneğin bir yoksulun çocuğu bir soylunun bahçesinden bir elma kopardığında “hırsızlık” yaptığı gerekçesiyle elinin kesilmesi gerektiği kararı veriliyordu.
Oysa bir soylunun çocuğu yoksulun bahçesinden elma kopardığında “göz hakkı” gerekçesiyle hiçbir ceza verilmiyordu.
Bu durum belirli bir süre sonra şikâyet konusu oldu: Adalet Tanrıçası Themis, konusu aynı olan bir davada, taraflar farklılaşınca farklı emirler vermiş olamazdı; bunun adalet olmadığı besbelliydi.
Tepkiler gelmeye başlayınca, iktidarı elinde tutan soylular, yasaları önceden ilan etmeyi kabul ettiler ve böylece “sözlü thesmoi” yerine “yazılı thesmoi” dönemi başladı.
“Yazılı thesmoi” öngörülebilirliği sağladığı için daha ileri bir adım olsa da sorunu çözemedi, çünkü soylular “yazılı thesmoi”leri kendi çıkarlarını koruyacak biçimde yazıyorlardı.
Bunun sonucu zenginlerin giderek zenginleşmesi, yoksulların ise borç kölesi olmaya varana dek yoksullaşmasıydı.
Böylece kentteki yurttaşlardan yoksullaşanlar “borç kölesi” olduktan sonra köle pazarlarında yabancılara satılıyordu.
Bu, sürdürülebilir bir durum değildi.
Halk, Kylon adında bir olimpiyat şampiyonunun önderliğinde ayaklandı; devrime ramak kalmıştı.
Soyluların köylülerle işbirliği yapması sonucunda ayaklanma kanlı biçimde bastırıldı; ölenlerin kente gömülmesine bile izin verilmedi.
Ancak tehlike görülmüştü ve acilen tedbir alınmazsa devrimle sonuçlanan ayaklanmalar kuvvetle muhtemeldi.
Bunun üzerine soylular yasa yapma ayrıcalığını bırakmayı kabul etmek zorunda kaldılar.
Artık mitolojik Tanrıların emirleri yerine, insanların kendileri tarafından yasa yapılacaktı.
Bu adım devrim niteliğindeydi: Demokrasi ve laiklik birlikte yeşermeye başlamıştı.
Yasalar gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş ve yasaların halk tarafından yapılmasının önü açılmıştı.
Yasaların gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi laiklik; halkın kendi yönetimine yarayacak yasaları yapması demokrasiydi.
Dolayısıyla demokrasi ve laiklik aslında aynı toplumsal gelişmeye verilen iki ayrı addı ama özleri itibarıyla aynı şeydi.
Bu yolla dini liderlerin kendi çıkarlarına yasa yapmalarının ve zenginleşmelerinin önü kesilmişti.
Demokrasi ve laiklik bir taraftan halkın kendi yararına yapmasının ve din özgürlüğünün araçları olarak, diğer taraftan belirli bir azınlığın dini kullanarak zenginleşmesinin engellenmesini sağlayan önlemler olarak keşfedilmişti.
Bu kavramlar Antik Batı uygarlığının ürünleriydi ve Batı bunları modern dönemde ulus devletin temeline yerleştirecekti.
Bu keşif sadece Antik dönemde yaşanan bir gelişme miydi?
Hayır.
Örnek 2.
Ortaçağda Kilise çok önemli bir işlev üslenmişti.
Feodal üretim biçiminde, üretim teknolojisi geri olduğundan üretim miktarı sınırlıydı.
Toprağa bağlanan serfler tarafından yapılan üretim halk, soylular ve ruhban tarafından hiyerarşik bir örgütlenme yapısı içinde paylaşılıyordu.
Soylular bunun karşılığında serflerin güvenliğini sağlamakla yükümlüydü.
Kilise bu ortamda halka eğitim yoluyla “bir lokma, bir hırka” ideolojisi aşılıyordu.
Kurtuluşa erebilmek için bu dünyada maddi nimetlerle ilgilenmemek, sürekli ibadet etmek gerekiyordu; aksi takdirde günahkâr insanlığın öteki dünyada karşılaşacağı yaptırım çok ağırdı.
“Bir lokma, bir hırka” ilkesi sadece halk için geçerliydi; yönetim pozisyonundaki soylular ile kilisedeki ruhban şatafatlı bir yaşam sürüyordu.
İngiltere’deki Katolik kilisesi, bu sayede, İngiltere topraklarının yaklaşık % 25’inin sahibi haline gelmişti.
Ruhban, güçlü dönemlerinde dünyevi iktidarlar üzerine de hakimiyet kurabildi; “cennetten toprak almayı” veya “cennet tapusu” edinmeyi sağlayan “endüljans belgeleri”ni satarak olağanüstü ölçüde zenginleşti.
Karanlık Ortaçağı sona erdiren yine Batı Kültürü’ydü.
1517'de Kilise’nin kapısına “95 Tezi” asan ve Protestanlığın kuruculuğunu yapan Martin Luther, Tanrıyla birey arasındaki ilişki için Kilise’nin aracılığına gerek olmadığını bildiriyordu.
Ruhban sınıfı bu nedenle cennet tapusu satmakla sahtekarlık yapmış oluyordu.
Her insan Tanrı tarafından Kutsal Kitap’ta kendisine gönderilen emirleri kendi aklıyla okuyup anlayabilirdi.
İnsan kendi yaptığı okuma sonunda yapmak istediği ibadetleri özgürce seçebilirdi.
Bunun adı “din ve vicdan özgürlüğü” idi ve bu özgürlük düşünce özgürlüğünün bir bileşeni idi.
İnsanların din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmaları ancak laik devlette mümkündü.
Dolayısıyla “laiklik dinsizliktir” düşüncesinin tam tersine, laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün güvencesiydi.
Laikliğin karşı çıktığı şey din özgürlüğü değil, devletin bir dine sahip olmasıydı.
Devletin dine sahip olması, insanların inanç özgürlüğüne kesin biçimde aykırıydı.
Devlet bir dine sahip olunca, bireylerin Kutsal Kitapta kendilerine gönderilen emirleri okuma, anlama ve yorumlama yetkisi ellerinden alınıyordu.
Ortaçağ boyunca uygulanan aslında Kutsal Kitabın kendisi değildi; Kutsal Kitabı okuma ve anlama yetkisi ruhban sınıfındaydı ve uyrukların ruhban sınıfının söylediklerinin dışına çıkması günahtı.
Luther, Kilisenin bu tür bir yetkiyle donatılmadığını ileri sürüyordu; her insan Kutsal Kitabı dilediği gibi anlayıp ibadetlerini kendi tercihine göre yapabilirdi.
İnsanların Kiliseye gitmelerinin bir sakıncası yoktu ama Kilise sadece bir birlikte ibadet yeriydi; inananlar üzerinde bir yetkisi yoktu; Kilisenin inananlar ile Tanrı arasında bir aracılık yapma yetkisi yoktu
Örnek 3:
Günümüzde de dini kuralların ne olduğunu söyleme yetkisine sahip olan cemaat ve tarikat liderlerinin yoksul müritlerinin sırtından nasıl zenginleşebildiklerini canlı olarak izlemekteyiz.
Bu liderler de Kutsal Kitabı müritleri için anlama ve açıklama yetkisine sahip olduğunu belirtmektedirler.
Bu nedenledir ki Kutsal Kitap emirlerinin müritler tarafından anlamadıkları bir dille okunması emredilmekte; kuralların içeriği liderler tarafından bildirilmektedir.
Bu liderler laiklik ilkesine şiddetle karşıdırlar ve laikliğin dinsizlik olduğunu ileri sürmektedirler.
Onlara göre laiklik kaldırılmalı ve insanlar tarikat-cemaat liderlerinin buyruklarına göre ibadet etmelidirler.
Onlara göre din ve vicdan özgürlüğü saçmadır, çünkü dinin doğruları tektir ve müritlerin yapması gereken liderler tarafından bildirilen tek doğruya uygun yaşam sürmeleridir.
Bu yaşamın sonucu yoksul bir yaşamı kabullenen müritler ile şatafatlı bir yaşama kavuşan liderlerdir.
Bu örneklerden yola çıkıldığında İran’daki molla rejiminin silahlı gücü olan “Devrim Muhafızları”nın, iddialar doğruysa, ekonominin % 40’ına yakınını yönetmelerinde şaşılacak bir yön yoktur.
Tarihin her döneminde ve dünya coğrafyasının her yerinde dinin siyasetin aracı olarak kullanıldığı yerlerde, dini siyasetin aracı olarak kullananlar ölçüsüz biçimde zenginleşirler.
Bu nedenle dini siyasetin aracı olarak kullanan İran’daki molla rejimini herhangi bir şekilde savunmak, bireyle Tanrı arasındaki ilişkiyi bireylerin özgür tercihine bağlayan Batı Kültürünün değerleriyle bağdaşmaz.
Molla rejiminin din adına ülkedeki muhalif hareketleri idamlar ve hapislerle, aşırı güç kullanarak nasıl bastırdığı; kadınlar başta olmak üzere muhalif kesimlere nasıl baskı yaptığını unutmak mümkün değildir.
Bu durumda molla rejimine ABD tarafından verilen zararı olağan karşılamak ve ABD’nin yanında mı durmak gerekir?
Kesinlikle hayır.
Yazının başında da belirtildiği gibi molla rejimini İran halkının başına bela eden ABD’dir.
ABD’nin İran’a müdahalede bulunmasının nedeni İran halkının gördüğü zulüm değildir.
ABD’nin İran’da demokratik bir rejim istediğine ilişkin olarak elimizde hiçbir kanıt yoktur.
Kaldı ki ABD İran’a demokrasi için müdahale ettiğini söyleseydi de durum değişmezdi.
Bir tür yalan makinesi olan Trump, nedense bu konuda yalan söyleme gereği bile duymadı ve amaçlarının İran’ı, ABD’nin isteklerine koşulsuz biçimde teslim edecek bir yönetici bulmak olduğunu söyledi.
Bu durumda molla rejimine ne kadar karşı olunursa olunsun, mollalara zarar vermesi nedeniyle ABD’nin politikalarının desteklenmesi düşünülemez.
Anlatılanları en iyi şekilde özetleyen sözler, İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sánchez’e aitti:
“Nefret uyandıran bir rejime karşı olmak, aynı zamanda haksız ve tehlikeli bir askeri müdahaleye karşı olamayacağınız anlamına gelmez.”
“İran rejimi gibi nefret edilen bir rejime karşı olmak mümkündür ki İspanyol toplumunun tamamı bu rejime karşıdır.
ABD Kongresi’nin ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi olmadan başlatılan bir savaşa karşı olunmalıdır;… bu tür bir savaş uluslararası hukuku ihlal eder.
İspanya’nın duracağı yer burasıdır ve Avrupa Birliği’nin tamamının da burada durması gerektiğine inanıyorum.”
Özetle İran halkına her türlü baskı ve zulüm uygulayan molla rejiminin yanında durmak gerekmediği gibi bu tür bir rejimi uluslararası hukuka aykırı biçimde bir savaşla ortadan kaldırmayı amaçlayan İsrail-ABD’nin yanında olmak da doğru değildir.
İki kötüden birini tercih etmemiz gerekmez.
İspanya Başbakanı’nın durduğu yer, kendisinin de ifade ettiği gibi Avrupa Birliği’nin durması gereken yerdir.
Avrupa, sadece hakkaniyet gereği bu tür bir pozisyonda bulunmak zorunda değildir ama aynı zamanda “Batılı değerler”in kaynağı olan “Batı Kültürü”nün mirasçısı olarak da bu yönde çaba göstermek zorundadır.
ABD dahil olmak üzere, günümüz liberal demokrasilerinin insan haklarına ilişkin temel belgelerinin kaynağı “Avrupa Kültürü”dür.
Avrupalıların, mirasçısı oldukları Batı kültürüne sırt çevirmelerinin tam ve doğru adı “ihanet”tir.
Bu ihanet “Avrupa Birliği” örgütlenmesini, addan ibaret, içi boş bir örgütlenmeye çevirmektedir.
Bu bağlamda İsrail-ABD&İran Savaşının başlamasından hemen sonra Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen “Erdoğan ile iyi bir telefon görüşmesi yaptık” müjdesini veriyordu.
Leyen “Erdoğan’ın bu krizin göç üzerindeki olası etkisine karşı hazırlık çabalarını takdir ettiğini” belirtiyordu.
Bombardıman sırasında yaşamlarını kaybeden kız çocuklarını anmak yerine “göç dalgası”nın önlenmesi Avrupa’nın temel kaygısı idi.
Bu sözler, Avrupa’nın kendi değerlerinden habersizliğine ilişkin temel bir arşiv kaydıdır.
Göç dalgası boyunu aşamayan bu sığ ve bencil bakış açısı yüzyıllar boyunca süren büyük mücadeleler sonunda kurumsallaşabilen Avrupa değerlerinin buharlaşıp uçmasıyla sonuçlanmış durumdadır.
Avrupa ya kendi kültürel geçmişini unutmuştur ya da bu değerlerin farkında değildir; her iki olasılıkta da sonuç değişmez.
Kendi kültürel değerlerinin farkında olmadığı ya da unuttuğu için uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerine göz yuman Avrupa’nın sonuçlardan etkilenmemesi mümkün değildir.
Kendi kültürüne ihanetin bedeli hem Avrupa hem Dünya için ağırdır.


































Değerli arkadaşım,Her zamanki gibi yazını merakla okudum. Sayende hem unuttuklarımı hatırladım, hem de yeni bilgiler edindim.Emeğine sağlık
Cem Kontacı
09-03-2026 00:58