2000’li yıllarda MSN ile sosyal medya ile tanışan Türk halkı; kendisini internetin baş döndürücü dünyasına, ekonomik ve altyapısal imkanlarının el verdiği ölçüde kaptırmış; önce Facebook’a, oradan da sayısız forum ve diğer sosyal medya mecralarına yelken açmıştır. Bu baş döndürücü ve sayısız duraklı yolculukta iletişimi yazılı olmaktan çıkartan birkaç araç dahi bulmuştur. MSN’den miras kalan ve artık kurumsal yazılarda bile nadiren de olsa rastlayabildiğimiz emojiler, fotoğraflar, bugünkü ‘meme’lerin ataları kırmızı şeritli capsler… Sosyal medya kullanıcılarının bir kısmı farkında olarak, bir kısmı da olmayarak kendisine en uygun aracı seçip iletişimine entegre etti. Örneğin sosyal medyada birisinin gülme şeklinden bile ortalama olarak kullanıcının yaşı gibi temel demografik verilere dair izlenim elde edebiliyoruz. Randomdan basit bir "haha"ya veya emojiye…
Fakat bugün üstüne düşüneceğim konu on beş yaşındaki bir gencin gülme şekli ile kırk yaşındaki bir kadının gülme şekli değil. Bugün üstüne düşüneceğim konu bir gencin ve orta yaşlı bir kişinin gülme ifadesi vermesini sağlayan o güldürü ögesi. Sosyal medya kullanıyorsanız -ki eğer perhizde değilseniz veya hayatta odaklanması gereken çok şeyi olan holding yöneticilerinden değilseniz bunu okuyan çoğu kişinin kullandığını varsayıyorum- özellikle 2023 yılından sonra kenardan kenardan akışımıza girmeye başlayan bir içerik türü oldu. TikTok’un piyasaya sürülmesi… Kendisi uzun süre beyaz yakalılar tarafından tecrit altına alınsa da daha sonrasında kısık sesle, gizlice izlenmeye başlanmış; en sonunda ise günümüzde "Ofiste bir iş günüm" adlı içeriklerle dolu uzanan eğitimli, şehirli, çoğunluğu beyaz yakalı kitle için adeta bir havuz olmuştur. Bu içerik havuzunun bir kısmında ise sosyoekonomik ve sosyokültürel açıdan bu kitlenin tam zıttında konumlanan bir kitle bulunmaktadır. Adeta kuşbakışı Ataköy ve Şirinevler izlenimi veren bu görünümde TikTok algoritması, E-5 karayolundan daha geçirgen bir zar olarak hizalanmıştır. Bu sayede doğrudan isimlerini vermek istemediğim kişilerin çektikleri videolar veya açtıkları canlı yayınlar, bu kişilerin de önüne düşmeye ve keşfetinde yer edinmeye başlamışlardır.
Bu içerik üreticileri, diğerleri gibi "Ofiste bir günüm" tarzı içerikler çekmiyor; tam tersi, üstüne otururken hatayla mutfak tezgahı kırıyor, canlı yayında küfürleşiyor, hatta daha ileriye gidip doğrudan fiziksel kavga ediyor, birbirlerini kurşunladıkları video ve canlı yayın içerikleri üretiyorlar. Bu video içerikleri uzun süre çok izlenmemeye çalışılsa da hatırladığım kadarıyla ilk kez Mükremin Gezgin’in hamile olduğunu iddia etmesi ile Türkiye’nin genel gündemine oturdu. Üniversitede ders araları hiç olmazsa günde bir kez Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanları ve Trump’ın siyasi kariyeri ile beraber Mükremin’in hamileliği konuşma konularından biri olmuştu. Devamında ise doğurması ve doğum yaptığı hastanenin kapatılması ile haberlere kadar düşmüş ve tüm ülkenin gündemine oturmuştu. Bir koçbaşı etkisi ile akademinin ve ofislerin kapısını kıran bu hadise, şu anda özellikle Twitter’da bir mizah dili olmayı başarmış durumda.
"Eğer TikTok kullanmıyorum ben" diyorsanız fakat Twitter kullanıyorsanız, hayatınızda daha önce bu tarz bir içeriğe rastlamama oranınız sıfır. Bir tweette görmediyseniz bile illaki bir mentionda rast gelmişsinizdir. Zira bu videolar için Twitter’da doğrudan arşiv sayfaları bile bulunmakta. Etkileşim oranına bakarsak da mizah içeriklerinin gözle görülür bir kısmında -her ne kadar elimde bir veri olmasa da- bu tarz içeriklerin kullanıldığı tweetler fazla etkileşim alıyor. Peki neden? Üst sınıflar neden kültleşmiş sosyologların (Weber) düşündüğü şekilde kendi kültürel tüketimini sınıfıyla paralel şekilde değil de düşük kültür unsurlarını da tüketmekte ve kültürel hepçilik yapmakta? Kalıcı yaz saati uygulamasından sonra güneş doğmadan güneş batana kadar; ütüden yıpranmış yakalara ve galvanizli çelikten iskeletli cam binalara, açlık sınırının hemen üstünde maaş almak için hapis olan; iyi bir hayat için üniversite sınavına bir o kadar iyi hazırlanmış, iyi bir üniversite kazanmış ve yine iyi bir şekilde bitirmiş insan, işinden veya daha işsizliğini ertelediği çok sayfalı slayt sunumlardan kafasını kaldırıp okulundan eve döndüğünde bir nefes almak istiyor. Eskiden televizyonun üstlendiği bu mukaddes görevi şu anda telefonlarımız üstleniyor. Telefonlarımızda hâlihazırda bulunan ve kısa video izleyebileceğimiz YouTube, Instagram, TikTok gibi uygulamalar, kafasını boşaltmak için kaçacak delik arayan Homo Laborans için adeta bir tavşan deliğidir.
Alice gibi o delikten içeri düştüğümüzde; ne kadar en dibe kadar kaydırmaya çalışırsak çalışalım, o kaydırmalar hiçbir zaman bitmez. Sonunda ise bize algoritmanın şekillendirdiği bir dünya tüketmemiz için sunulur. Artık insan günlük hayatının ciddiyetinden kaçabilir ve hiçbir yan gözün yargısı altında kalmadan, tüm estetik filtrelerini kenara bırakarak içerik tüketmeye başlayabilir. Susan Sontag’ın ifadesiyle, bu "ciddiyetten kopuş" hâli artık yalnızca iki kişiliktir; kişi ile telefonu arasında. Bu videoları izlerken derin anlamlar aramanıza ya da kuramsal süzgeçlerden geçmenize gerek kalmaz; aksine, içeriğin "kötü" veya "başarısız" olması, onu izlenebilir kılan temel estetik unsurdur.
Bu videolar hem seni zaten hâlihazırda gün boyu yaptığın "ciddi bir şekilde düşünme" görevinden azat ederken hem de tükettiğin içerik üzerine ciddi bir yorum yapma yükümlülüğünden kurtarır. Günün sonunda tükettiğin içerik Fatih Akın’ın bir filmi veya Terry Eagleton’ın bir kitabı değil; mutfakta bir ailenin yerde sofra bezi üzerinde yemek yerken arkada yarın kesilmesi beklenen, bebek bezi bağlı bir kurbanlık koyunun olduğu on iki, bilemedin on beş saniyelik bir video. Yani eğitimli birey, bu "kötülüğü" veya kaba tabirle "varoşluğu" bir üslup olarak tüketerek zihnini nadasa bırakıyor. Aynı zamanda bu içerikler arkadaşa veya flörte göndermek için biçilmiş kaftan. Sohbet başlatma, sohbeti ilerletme gibi amaçlar için sanırım son zamanlarda selam mesajından daha çok gönderilen bir mesaj türü. Burada gönderilen içeriklerin -yine bana gelen ve benim gönderdiklerimden yola çıkarak- büyük bir kısmı; kişinin yaşadığı bir olay veya bir konu üzerine gönderilen referans değeri taşıyan içerikler. Örneğin kavga eden bir çiftin videosunu sevgiliye atıp "Aşkım bak biz" denmesi gibi. Yani kişi bir noktada kendisi ile içerikte gördüğü kişi arasında bir benzeşim kurar.
Kişi bazen karşılaştığı durumlara; içinde bulunduğu veya içine girmeye çalıştığı sosyokültürel sınıfa uymayan şekilde tepkiler vermek veya sözler sarf etmek isteyebilir fakat dilinin ucuna gelen kelimeleri geri yutmak zorundadır. Eminim bu yazıyı okuyan sizler de defalarca kez bunu yaşamışsınızdır. Fakat bingo! TikTok’ta karşınıza çıkan, elinde deodorant şişesi bulunan ve havaya deodorantla beraber onlarca hayal gücünün sınırlarını zorlayan küfürler sıkan bir kadın tüm nobranlığı ile karşında. Senin için hem bir güldürü unsuru konumunda hem de iletişim kazası yaşamamak için söyleyemediğin şeyleri söylüyor. Benzer bir durumda senin bastırdığın veya söyleyemediğin cümleleri söyleyen kişiyi izlerken vekaleten de olsa benzer bir filtresizlik hissini sen de yaşıyorsun.
Burada bir noktaya da değinmeyi gerekli görüyorum. Şu an ofislerde çalışan beyaz yakalıların çoğunluğu veya akademi koridorlarında elinde tabletle dersten derse koşuşturan öğrencilerin çoğu ağzında altın kaşıkla doğmadı. Çoğumuz sosyokültürel ve sosyoekonomik olarak dezavantajlı bir aileden veya öyle bir kökenden geliyoruz. Günün sonunda ağaç ne kadar uzarsa uzasın kökü hâlâ aynıdır. Özcü bir taraftan yaklaşmak istemesem de bazı düşünce yapıları köklüdür ve değişmesi zaman alır. Kişi uyumlanmaya çalıştığı yeni sınıfında o sınıfın yerlisi gibi rahat değil, misafir huzursuzluğundadır. Yaptığı her harekete, su içişine bile dikkat eder. Kişi yeni sınıfına entegre olmak ister ve genellikle kamuya açık alanlarda bir sanat verimi hakkında konuşurlarken daha çok üst kültür verimlerinden bahseder. Sonuçta Bourdieu’ya hak vermek gerekmektedir: "Beğeni sınıflandırır ve sınıflandıranı da sınıflandırır."
Ahmet Kaya ve ideolojilere göre kimin nasıl dinlediği hakkında söylenen o sözü akıllara getirmek isterim. Bu durumda gündelik hayatında karşılaştığı sorunlara bazen istediği gibi tepki veremez ve içerikler aslında onun için vekaleten bir filtresizlik yaşama enstrümanıdır. Aşırıya kaçmak istemesem de belirli bir noktada bunu bir başkaldırı olarak bile görebiliriz aslında. Bize küçüklüğümüzden beri "iyi bir çocuk ol, iyi bir liseyi kazan, sonra iyi bir üniversiteye git ve en sonunda iyi bir işe girerek zengin ol" dendi. İyi bir hayatın tek yolu buydu. Fakat şu an ofislerde çalışan beyaz yakalıların hangisi zengin? Hangisi ay sonunu nasıl getireceğini düşünmüyor?
Bize söylenen bir yalanın çöküşü ve bir kriz ile karşı karşıya kalıyoruz. Sosyokültürel olarak sınıf atlayan fakat sosyoekonomik olarak aynı oranda atlayamayan, vergi yükünü sırtlayan gariban bir sınıfız. Bu sınıf olarak varoş veya alt kültür içeriklerinden de öte, daha çok bu asimetrik dikotomiye değinen içeriklere ve stand-up gösterilerine oldukça ilgi gösteriyoruz. Yazımın ana konusundan çıksam da nasıl zamanında burjuvalar kendi sanatını oluşturduysa, bu sınıf da kendi sanatını oluşturuyor diyebilir miyiz?
Elit sınıfın neden bu içerikleri tükettiği sorusuna ise Oliver Hahl, E. Zuckerman ve M. Kim otantiklik arayışına bağlar. Üst sınıf insanlar (elitler), hayatları çok stratejik ve planlı olduğu için kendilerini içten içe "yapay" hissederler. Bu yüzden, kimseden bir çıkarı olmadan, sadece "içinden geldiği gibi" (filtresiz) davranan düşük statülü karakterlere bayılırlar. Başka bir sebep olarak burada yukarıdan bakma durumu da vardır. Aşağı
Richard Peterson’ın (1996) belirttiği gibi, günümüzde elit olmanın yolu artık "Ben varoş izlemem" demekten geçmiyor. Peterson ve Kern’in makalesinde; 1980’lerden 90’lara geçilirken yüksek statülü bireylerlerin sadece elit sanatları değil, düşük ve orta statülü türleri de tüketen "kültürel hepçi" (omnivor) bir kimliğe büründüğünü kanıtlıyor. Veriler, yüksek kültür grubunun düşük statülü müzik türlerini beğenme oranının sadece on yılda %28 oranında arttığını ve bu grubun toplumun geri kalanından çok daha fazla türü (ortalama 7,49 tür) takdir edebildiğini gösteriyor.
Tam tersine; "Ben o videoyu da izlerim, onun mizahını da yaparım ama günün sonunda Kadıköy Boğası'nın filmine değil Nuri Bilge filmine giderim" diyerek statünü tazeliyorsun. Zira veriler, 11 binden fazla kişi arasında "ben sadece elit sanat severim" diyen "mükemmel snob"ların sayısının 1992'de yok denecek kadar azaldığını, sadece üç kişiye düştüğünü ortaya koyuyor. Yani o videoyu bir eğlence nesnesi olarak kullanabilme gücü, senin o kaostan ne kadar uzak olduğunun ve kültürel olarak her şeye hakimiyet kurabildiğinin kanıtı haline geliyor.
Günün sonunda, Nuri Bilge Ceylan sinemasının melankolisi ile bir TikTok canlı yayınının kaosu arasında salınan bu yeni kültürel hepçi kitle, Türkiye’nin en gerçek özetidir. Tavşan deliği hiçbir zaman bitmeyecek; çünkü bizler bir yandan sınıfsal olarak steril kalmaya çalışırken, diğer yandan o sterilizasyonun yarattığı boşluğu bu 'organik' kirle doldurmaya mecburuz.

































Yorum Yazın