Galiba biz milletçe üstümüzden göçebeliği atamayacak, bir yere yerleşemeyeceğiz. Bizim oğlanla gelin hanım akşam yemeğe geleceğiz, dediler, geldiler, öğrendik ki taşınıyorlarmış. Yahu evladım siz daha yeni taşınma… diyemedim, üç sene olmuş, tebdil-i mekânda ferahlık varmış.
Ben artık kabullendim, bizim oğlan göçebe. Yerleşik hayata geçebilecek bir zihniyete sahip değil. Pelin’den ümitliydik, bizim oğlanı yerleşik hayata geçirebilir sandık ama netice fiyasko. İyi kız, hoş kız ama o da göçebe.
Bayram ya da seyran vakti olmayan bu yemeğin sebebi kısa sürede anlaşıldı; taşınırken torunu bize bırakacaklarmış. Şimdi bu her zaman sevinilecek bir haberdir; gelgelelim, harp çıktı, füzeler havada uçuşuyor. Ben de ister istemez savaşı haberlerden düzenli takip etmeye çalışıyorum. Bir yerlerde füzeler atılır, ses geçirmeyen odalarda savaş planları yapılırken bizim torunla halının desenlerinde oyuncak araba sürmemiz ya da onun zamanlı zamansız benim burnumu sıkması yakışık almaz, diye düşünüyorum.
Pelin’in en büyük endişesi, Suriye’den sonra bir de İran’dan gelen sığınmacıların ülkeye doluşması -Bayan Ursula ile iyi arkadaş olabileceklerine dair somut bir karine. Eğer sığınmacı akını olmayacak ve bizim mahalleye füze falan düşmeyecekse, tabii bir de kurlar çok yükselmeyecekse, savaş gündemine girmiyor hiç. Gerçi, Narin’in de pek umuru değil. Çocukların taşınacaklarını öğrendiğinden beri ne bombalanan okul, ne savaş teknolojilerindeki yenilikler ne de Hamaney’in nasıl öldürüldüğü umurunda. Bense ne yana baksam savaşa dair izler görmekten kendimi alamıyorum. Tek kişilik bir istihbarat örgütü gibi olan biten ne varsa öğrenmeye çalışıyorum.
Pelin’e, sofrada, gene böyle sığınmacılara karşı coşup adeta gamalı haçlara bürünecek gibi olduğu bir anda, “İranlılar sizin aksinize göçebe değildir,” dedim. Ama yok, nato mermer nato kafa -buradaki “nato”, NATO değil.
Savaşı haberlerden izlediğimi söyledim; bunu biraz açayım. Öncelikle, tabii ki, Türk haber kanallarını geziyorum. Ama bunu savaşta neler olduğunu anlamak için değil, neler olamayacağını görmek için yapıyorum. Titrine baksan Portekiz’de asilzade zannedeceğin adamlar öyle yorumlar yapıyorlar, öyle şeyler söylüyorlar ki, alanı dış politika olmayan benim gibi bir bankacı emeklisi gibi el insaf demeden edemiyor.
Bir kurmay albay çıkmış ekrana, artık herkesin unutmaya gayret ettiği S-400’leri hatırlatıyor, bu esnada Amerika’ya da meydan okuyor, “canım isterse kullanırım, sana sormam,” minvalinde sözler sarf ediyor.
“Sarf” kelimesini bilerek kullandım; zira, aynı zamanda akademisyen de olan -doktorası varmış- bu kurmay albayı dinledikçe ben de zamanımı “israf” etmekte olduğumu fark ettim. Gene de, işte az önce söylediğim sebepten ötürü, yani neyin yapılamayacağını anlatması bakımından Türk kanallarını izlemek yararlı oluyor.
Narin sürekli haberleri takip etmemden çok rahatsız. Savaştan çok sıkıldığını söylediğinde daha haftası çıkmamıştı. Tuhaf bir haletiruhiye içinde dolaşıyor evde. Tek isteği, savaşın bir an evvel bitmesi. İran mı kazanmış, yoksa yirmiye mi bölünmüş, mollalar mı devrilmiş, İran bayrağına Trump’ın dekupesini mi çıkmışlar, onun için çok fark etmiyor. Savaş bitsin, dolayısıyla evdeki şu savaşa hazır hal de sona ersin istiyor. Meslek sahibi, seküler bir kadın olarak molla rejimine en ufak bir müsamahası bulunmadığı için Amerika’nın saldırısını desteklemese de çok da kızmıyor. Bu molla rejiminin iler tutar bir yeri yok ama Amerika’nın işi midir canının çektiği her yere müdahale etmek, diye sorduğumda da savaştan ve savaş konuşmaktan çok sıkıldığını söyleyip hiç uzatmadan kesip atıyor.
Bu gidişle benim gazete yazarlığı kariyerim sürekli savaş konuşmakla geçecek -savaş muhabirleri haricindekiler için pek güzel bir kariyer sayılmasa gerek. Ama enseyi karartmamalı. Her kriz bir fırsat doğurur. İşte Anadolu irfanı, Hatay’a düşen füzeyi on dakikada parçalayıp hurdacıya satmış bile. Belki seneye tıraş olurken füzeden imal edilmiş bir jilet kullanırız.
Mehmet Akif Koç’a not: Mehmet Akif Bey kardeşim, sosyal medyada benim kariyer planlamama dair öngörülerini yazmışsın. Hayaller gençlikte kurulur, ihtiyarlıkta zor gelir. İlle bir şey düşünüyorsan, BM Genel Sekreterliği gibi prestiji sorumluluğundan yüksek bir mevkiyi tercih edeceğimi bil. Ayrıca, senin çevren geniştir, ne de olsa sürekli ekranlardasın, bir Avrupalı gibi günün her saati “endişeli, kaygılı ya da çok kaygılı” olduğuna dair açıklamalar yapabilirim.

































Yorum Yazın