Dün Silivri’de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 402 sanıklı davanın duruşması henüz başlamadan, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki ilk büyük siyasi davası fiilen başlamış oldu.
Türkiye tarihinde çeşitli siyasal dönemeçlerde, dönemin karakterini ve yönünü belirleyen siyasi yargılamalar sıkça görülmüştür. Darbe dönemlerinde, olağanüstü hallerde ve sıkıyönetim koşullarında açılan davaların yanı sıra; devlet içindeki farklı güç odakları rejime veya sisteme “ayar verme” ihtiyacı hissettiklerinde de “bağımsız yargı” çoğu zaman siyasi iktidarın ve güç odaklarının emrinde bir araç gibi çalışmış, böylece kendisine biçilen toplumsal işlevi yerine getirmiştir.
1959’daki 49’lar davasında, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde; KCK, Balyoz, Ergenekon, Kobani, Gezi ve HDP davalarında yaşananlar ne ise bugün Silivri’de de benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Gizli tanıklar, itirafçılar, sahte belgeler, medya eliyle yürütülen yargısız infazlar, linç kampanyaları, itibarsızlaştırma girişimleri ve nihayetinde bütün sözde “kutsalların” ayaklar altına alınması… Bütün bunların sonunda rejimin yeniden formatlanması.
Bugünün geçmişten temel farkı ise şudur: Geçmişte yargının siyasi iktidardan görece de olsa belirli bir bağımsızlık alanı vardı. 2018’de rejim değişikliğiyle birlikte bu alan büyük ölçüde ortadan kalktı.
Geçmişte devlet kurumları arasında görece ve çoğu zaman sınırlı da olsa bir özerklik alanına sahip olan yargı mekanizması, bugün çok daha açık ve doğrudan siyasi kararlarla yürütülen bir sürecin parçası haline gelmiştir.
Yargının görece bağımsızlığından söz edilemeyecek karakterde bir rejimde yaşıyoruz. . Bu gün “yargının siyasallaştığı” tespiti artık yargının durumunu açıklamak için yeterli değil. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yargı, fiilen siyasi iktidarın emrine girmiştir.
Eskiden yargının kısmi özerkliğin güvencesi olarak yapılandırılan Hâkimler ve Savcılar Kurulu 2018 sonrasında yapılan değişiklikler de buna uygun gerçekleştirildi.. Yürütmenin başının, kurul üyelerinin önemli bir bölümünü doğrudan ya da dolaylı biçimde belirleyen tek yetkili konumuna getirilmesi bunun güvencesi olarak tasarlandı.
Dün Silivri’de görülmeye başlayan davanın hikâyesi de aslında 2018 sonrasında inşa edilmeye çalışılan tek adam rejiminin değişme ihtimalinin belirmesine dayanıyor. Sorunun özü de burada yatıyor. 31 Mart 2024 yerel seçimleri sonrasında görüldü ki, 22 yıldır girdiği seçimlerden başarıyla çıkan yeni rejimin kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan için sandıkta güçlü bir rakip olarak ortaya çıkan Ekrem İmamoğlu’nun önü, yargı sopasıyla kesilmek isteniyor. Bunun için düğmeye basıldığı artık açık biçimde görülüyor.
İddianamede Ekrem İmamoğlu dâhil 106’sı tutuklu, 170’i adli kontrollü, 7’si aranan toplam 402 şüpheli hakkında 143 farklı eylem ve 17 ayrı suçlama yer alıyor.
Bu dosya dışında da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun neredeyse bütün siyasi ve kişisel hayatı yargı tarafından didik didik edilmektedir. Üniversite diploması iptal edilmiş, ajanlıkla suçlanmış, “Kent Uzlaşısı” üzerinden PKK ile işbirliği yapmakla itham edilmiş, hatta FETÖ ile ilişkilendirilmiş ve gülünç bir biçimde partisi CHP’yi ele geçirmekle suçlanmıştır.
Bu suçlamaların niteliği bile tek adam rejiminin değiştirilme ihtimalinin bir “beka sorunu” olarak görüldüğünü göstermektedir. Dolayısıyla meselenin özünde bir kişinin, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurucu liderinin ve rejimin sahibinin bekası bulunduğu açık biçimde anlaşılmaktadır.
Bir Kez Daha Siyasi Rekabetin Sahnesi: Mahkeme Salonu
Mahkeme öncesinde Silivri Kaymakamlığı’nın aldığı yasak kararları, duruşma heyetinin disipline ilişkin sert düzenlemeleri ve özel duruşma salonu yapılması gibi uygulamalar da Silivri’de yaşananın olağan bir yargılama olmadığını göstermektedir.
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bu davada, siyasi iktidarın düğmeye bastığı ilk günden itibaren süreç siyasi tercihlerle şekillenmiştir. Bu nedenle yargılama sürecinde ve sonunda alınacak kararların da siyasi nitelik taşıması kuvvetle muhtemeldir.
Bugünün Türkiye’sinde siyasi rekabetin giderek yargı eliyle yürütüldüğüne tanıklık ediyoruz. 2015 seçimleri sonrasında HDP’li Selahattin Demirtaş’ı kendileri açısından bir “beka sorunu” olarak gören siyasi anlayış, bugün Ekrem İmamoğlu’nu da benzer bir tehdit olarak değerlendirmekte ve onu akla hayale gelmeyecek suçlamalarla siyaset dışına itmeye çalışmaktadır.
Bu nedenle mesele ne yalnızca CHP’nin ne de Ekrem İmamoğlu’nun meselesidir. Bu mesele Türkiye’nin meselesidir. İktidar, en güçlü siyasi rakibini yargı aracılığıyla siyaset sahnesinden elimine etmeye çalışmaktadır.
Bu davanın gidişatı Türkiye için iki farklı olasılığı gündeme getirebilir. Birincisi, daha da merkezileşmiş ve kurumsallaşmış bir otoriterleşme. 2018 model Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan Türkiye usulü başkanlık sistemi daha da pekiştirilmesidir. İkinci olasılık ise bu sürecin, mevcut sistemden çıkışı güçlendirecek yeni siyasal fırsatlar yaratmasıdır.
Bu bakımdan Türkiye tarihinde ilk kez yargıçlar, böylesine geniş toplumsal sonuçlar doğurabilecek bir davada karar verecekler. Yargının, seçmen iradesini sınırlayan bir araç olmayı kabul edip etmeyecekleri ortaya çıkacak. Türkiye’nin siyasal geleceği açısından bugüne kadar az görülen bir deney olacak.
Bu sürecin hiçbir aşamasında kararını hukuk zeminde vermeyenlerin süreci sonunda bir anda hukuk insanları olmaları beklemek fazlaca naiflik ve öngörüsüzlük olur.
Mahkeme kararını şekillendirecek olan, 2018 model rejime gösterilen toplumsal direncin muhtevası ve ulaştığı düzey ile sistem için gerilim ve çatışmaların evirileceği yön olacaktır. Bu nedenle şimdiden her kes için karar verme süreci başladı.

































Yorum Yazın