Bugünlerde “Türkiye Lübnanlaşıyor mu?” tartışmaları sürerken, beş yıl önce yazdığım bu yazıyı “Türk, Kürt, Arap ve de Barrack” başlığıyla güncelleyerek yenilemek istedim, sonra vazgeçtim. Güncelleme aydınlatıcı olmak bir yana, yazıyı karartıp kirletecek diye düşündüm. Onun için, yazıyı geçen son beş yıl içinde nereden nereye düştüğümüzün seyri için bir kerteriz noktası olsun diye eski haliyle, “aynıyla baki” bıraktım:
Çok kültürlülük, çoğulculuk, hoşgörü ve çok seslilik üzerine
Adalar’da önünden geçerken resimlerini çektiğimiz, restore edilmiş, bazen eski, belki de yıkık dökük olanlarıyla bile birbirinden güzel köşklerine, o köşklerin bir zamanların etkili ve yetkili sahiplerine, ailelerine, mimarisine ilişkin yazılıp çizilenler, aynı zamanda Osmanlı’nın son yüzyılındaki yaşamından da birer kesittir.
Acaba çoğu Müslüman bile olmayan bu köşklerin sahiplariyle Müslümanlar nasıl bir arada yaşayabiliyordu? O dönemde yaşayanlar daha mı “Hoşgörü”lüydü? Bir arada yaşama becerisinin nedeni Osmanlı’daki “Çok kültürlü”lük müydü? “Ulus devlet” hem “Çoğulcu” hem “Hoşgörü”lü hem “Çok kültürlü” olamaz mıydı? vs...
“Çok kültürlü”lük, “Çoğulcu toplum”, “Hoşgörü” birbirine yakın gibi duran ama birbirinden çok farklı ve uzak kavramlar. Ama gene de bu kavramlar “Ulus devlet” ve “Cemaat” kavramlarıyla birlikte, Türkiye’nin son 20 yılında, her halde dünyada eşine bir daha hiç rastlanmayacak kadar çok konuşuldu ve tartışıldı.
Yazıda sadace “Hoşgörü” kavramının son yüzyılda Beyrut özelinde Levant’ta yaşananlar ışığında ne anlama geldiği özetleniyor. Diğer kavramların ne olup olmadıklarına, şimdilik ancak “Kızım sana söylüyorum...” bağlamında değiniliyor.
Levant
Odesa Destanı’nda Truva Savaşı’ndan Ithaka’ya dönen Odyssieus’un Akdenizdeki denizcilerin maceralarıyla zenginleştirilmiş efsane yolculuğu, aynı zamanda antik dünyanın bilinen sınırlarına da bir yolculuktur. O günden bugüne, Akdeniz’in Doğusu (Levant)’yla Batı arasında köprübaşı işlevi gören “Doğunun Limanları”, bazen aynı adla aynı yerde, bazen başka adla başka yerde, özgün kültürel yapılarıyla varlıklarını bugün de sürdürüyor.
***
Levant, Roma’dan Doğu Roma (Bizans)’ya, Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğu (Osmanlı)’na miras kaldı. Batı’nın sanayi devrimi öncesi ve sonrasındaki ekonomik sürecinde, Levant’ta ve dünyanın diğer bölgelerinde oluşturduğu ticari ilişkiler birbirinden farklıdır: Dünyanın başka yerlerinde değişik toplumlarla kurulan “Sömürge ilişkileri”ne, Levant’ta ise sadece Osmanlı’yla yapılan “Ayrıcalıklı anlaşmalar” (kapitülasyon)’a, dayanır. Sömürge ilişkilerinin sürdürülmesi, Batı’nın “Kendi adamları” eliyle ve dışarıdan zor kullanılmasını gerektiren, serbest ticaretin olmadığı, plantasyon, kölelik gibi yöntemlerle kurulan ilişkilere; kapitülasyonlar ise toplumun kendi içinden yetişmiş “kullar”ı ve dışardan gelerek oraya yerleşen yabancılar (Levantenler) eliyle, gönüllü, zorlama gerektirmeyen, serbest ticarete, Osmanlı bürokrasisine ve Osmanlı’nın borçlan(dırıl)ması gibi ilişkilere dayanır.
***
Kapitülasyonlara bağlı ticaretin Batı ile doğrudan ilişkilerini Levantenler ve azınlıklar, kırsal bölgelerle limanlar arasındaki ilişkileri yerel Müslüman tüccarlar yapıyordu. Saray ile tüccar ve yabancılar arasındaki bağlantıyı ise Paşalar kuruyordu. İbrahim Paşa’nın Lübnan’ı, Mısır benzeri bir yönetimle Batı’ya bağlamak için Bab-ı Ali’ye yürümesiyle başlayan ve Tanzimat Fermanı (1838), Islahat Fermanı (1856), Muharrem Kararnamesi (1881) ile devam eden düzenlemeler Osmanlı’nın diğer kullarına göre ayrıcalıklı bir “Millet” yarattı. Levant’ta Osmanlı’ya karşı konsoloslukların korumasıyla “iş” yapan, yabancılara Osmanlı’ya politik baskı yaptırabilen, Batı’da eğitilmiş, Müslümanlara göre ekonomik ve sosyal üstünlük sağlamış ayrıcalıklı yeni bir “Millet” ortaya çıktı.
*****
İlk kapitülasyon anlaşmasından sonra geçen dört yüz yıllık süreçte, Levant kültürünün etkin olduğu İstanbul, İzmir, Beyrut, İskenderiye, Selanik, İskenderun, Halep gibi şehirler, Osmanlı sonrasında Levant’ta kurulan devletlerin oluşumunu etkileyen en önemli güç odakları olmaya devam etti. Osmanlı’nın çözülme sürecinin başında Yunanistan (1821) ve sonunda da Türkiye (1923) dışında, Levant’daki “Osmanlı millet”lerinin hemen hiçbiri kararlı bir “Ulus devlet” oluşturamadı. Bugün bile bu iki devlet de dahil, hemen hepsi gene kendi içlerinde ve hala uluslaş(ama)ma kargaşası içinde gereken ortak değerleri, birlikte yaşama kültürü arayışlarını sürdürüyor, yeni oluşumlar için birbirlerine karşı güçlerini yarıştırıyor.
Levant’ın orta yeri Lübnan, Lübnan’ın orta yeri Beyrut.
Levant’ta “İşler” iyi gittiği sürece uyum içinde Beyrut bir cennete, kötü gittiğinde ise bir cehenneme dönüyordu. “Hoşgörü” gerçek anlamını Levant’ta Beyrut’ta buldu. Beyrut, hoşgörünün “Bence hatalısın, ama bunu şimdilik görmezden geliyorum, hesabını sonra sorarım” kinini içinde barındırdığını, gizlenen o kinin bir ülkeyi iç ve dış etkilere karşı nasıl kırılganlaştırdığını gösterdi.
***
Lübnan, Osmanlı döneminde merkezi “Lübnan Dağı” olan “Dürzi Emirlik”iydi. Tanzimat sonrasında merkezdeki etkinlik Dürzi’lerden, Batı ile iyi ilişki kuran Maruniler’e (Hristiyan) geçti. Gücün merkezi de Lübnan Dağı’ndan şehire, Akdenizin en doğu kıyısındaki Beyrut’a indi. Böylece Lübnan, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, Hristiyanların etkin olduğu, yüzü Batı’ya dönük, Maruni, Dürzi, Sunni, Şii, Yahudi ve Ortodoks - Katolik (Rum) cemaatlerinin hep birlikte yaşadığı bir ülke oldu.
Lübnan’daki cemaatlerin kökeni ilk dini oluşumlara dayansa da, birbirlerine karşı tutumları tarihten gelen dostluk ve düşmanlıklara göre değil, güncel çıkarlara göre şekilleniyor. Cemaatler temelde kendi “taraftarları”nın toplumda ve devlet içinde daha iyi ve sağlam bir yer edinmeleri için onlara bir kimlik sağlıyor. Devlet organları, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, ordu, güvenlik, eğitim vs... bakanlıklar ve bakanlık kadroları bu cemaatler arasında ağırlıkları oranında “temsil”(!) ediliyor. İçeride cemaatler arasındaki güç dengesi, Hristiyanlar’ın etkisiyle Batı (Fransa)’dan, diğer cemaatlerin etkisiyle de Arap (Suudi Arabistan) ve İran’dan etkileniyor. Devletin ne yönde yol alacağı ülkedeki “Ulusal irade” ile değil, çıkar kavgası içindeki “Cemaat” ve “Kimlik” yapılarının kendi çıkarları için destek aldıkları Batı’lı ve Doğu’lu “Dış güçler”in iradesiyle belirleniyor.
****
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’daki soykırımın ezikliğini yaşayan Batı’nın desteğiyle, yaşam savaşı içindeki Yahudiler, Filistin’de İsrail’i kurdu (1948). İsrail’in kurulması, Soğuk Savaş döneminde Lübnan’ı daha da kırılganlaştırdı. Filistinliler’in göçü, Lübnan’daki Arap etkisini “Ulusal kimlik” arayışı içindeki Nasır’ın milliyetçiliğine yöneltti. Kimlik arayışı “67 Savaşı” sonrasında Nasır’dan Müslüman Kardeşler, İhvan, Hizbullah gibi “dış güçler” rüzgarına göre, kan ve gözyaşı içinde hala sürüp gidiyor.
Lübnan, Osmanlı’dan ve Fransız mandasından koparken (1932) tüm cemaatlerin işbirliği yaptığı, Batı’ya açık, kimin hangi cemaatten olduğunun sorulmasının bile ayıp sayıldığı Soğuk Savaş döneminin refah içindeki “Hoşgörülü” insanlar ülkesi, “Orta Doğu’nun İsviçre’si”ydi. Ancak, bölgesel savaşlar ve sosyo-ekonomik değişimler sonrasında Doğu ile Batı arasındaki aracılık işlevini körfez ülkelerine kaptırdı. Refah arayanların ve can pazarından kaçanların Lübnan’a, sermaye ve servet sahibi olanların ise Lübnan’dan göçü sonucunda, ülkedeki refah yok oldu. Ortaklaşa paylaşılacak bir refah (Kamu Malı) kalmayınca, birbirini “artık hoş görmeyen” cemaatler ve insanlar, yağmadan pay almak için silahlandı. Beyrut, her cemaatin kendi bölgesini diğerine karşı koruduğu (!), vergilendirdiği (!), hatta topladıkları vergiyi kendi aralarında paylaşamayınca, birbiriyle çatışan, birbirini yiyen gangster (qabaday) gruplarının cennetine, Lübnanlılar için de bir cehenneme dönüştü.
Dünden yarına
Bugün, “Çok kültürlülük”, “Hoşgörü” gibi kavramların merkezi Levant’ın dünyanın başka yerlerindeki, başka kültürlerindeki etkisi, Afganistan’dan Amerika’ya, İkiz Kuleler’den Charlie Hebdo’ya her yerde, her olayda görülüyor. Parasının pula dönüştüğü, çok farklı dini ve etnik cemaatlere dayanlı yolun kırılma noktasındaki “Levant’ın batışı” ile dünyadaki diğer uygarlıklar arasındaki bağ her gün daha çok hissediliyor.
Bu satırlar yazıldığı sırada, Almanya, hükümet kurulursa Lübnan’a Beyrut Limanı’nın yapımının finansmanını önerdi. Lübnan Başbakanı Hariri (Sunni, Suudi Arabistan, ABD ve İsrail) 2 yıldır hala meclisten destek alacak bir hükümet kuramıyor. Hükümet kurulur da, Almanya’nın önerisi kabul edilirse, Beyrut’tan Bağdat’a kadar uzanan bölgedeki ticaret doğrudan Beyrut’a bağlanacak. Beyrut yeni otoyollar, boru hatları vs ile savaş öncesi ticari bağlarının yeniden canlandırabilecek.
Bu öneri gerçekleşebilir mi?
Çok zor. Çünkü tarih tekerrür ediyor: Almanya’nın önerisi, Bağdat Demiryolu projesine benziyor. Bağdat Demiryollu, Konya’dan sonra Bağdat’a değil, güneye, Adana’ya doğru ve oradan da Hicaz’a yöneldi. Çünkü, “Almanya Hindistan ticaretine rakip olur” diye, İngiltere Osmanlı’ya baskı yapmıştı. Bugün de Almanya ve AB hala bu tür politik baskıları yenebilecek güçte değil.
Kendi küçük dünyamıza gelince...
Türkiye’de “Hoşgörü”nün yağmaya dönüşmesi, Lübnan’dan çok daha önce, Soğuk Savaş cephanesi olarak kurgulanan “Milliyetçi”liğin ürünü 6-7 Eylül (1955) olaylarıyla yaşandı, Adalar da olaylardan payını aldı. O günlerden sonra “Hoşgörü”, “Çok kültürlük”, “Çok seslilik” kavramları, özel forumlar, konferanslar dışında, belki de en yoğun Adalar’da konuşulup, tartışılmıştır. Adalar için bu kavramların sınırlarının nereden nereye uzandığı, bazen gözyaşı, bazen de gülümseyerek okunabilen Atina’daki Büyükada ve Adalılar Anlatıyor söyleşilerinde izlenebilir.

































Yorum Yazın