ABD ve İsrail’in, İran’a müdahalesiyle birlikte Türk basınının es geçmediği başlıklardan birisiydi Üçüncü Dünya Savaşı.
Aslına bakarsanız ABD, bir süredir İran’ı vuracağını söylüyordu. Bölgeye askerî yığınak yapıyordu. Ancak ABD’nin gerçekten bir savaş mı başlatacağı yoksa sadece baskı unsuru olarak mı yığınak yaptığı çokça tartışılmıştı.
28 Şubat sabahı gördük ki, ABD’nin sevk ettiği kuvvetler yalnızca gözdağı amacıyla orada değilmiş. İlk gün İsrail’in hücumları ve arkasından ABD’nin de “müdahale” şeklinde nitelendirilen savaşa dâhil olmasıyla, Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalleri masaya yatırılmaya başlandı.
Bir yandan da savaşın giderek genişleyen bir çemberi vardı. İran, ABD üslerinin bulunduğu ya da petrol üretimi yapan çevre ülkeleri vuruyordu. Bununla beraber Hürmüz Boğazı’nı kapatarak, 1970’lerdeki petrol krizine benzer bir tablo yaratmak istiyordu. Amacı elbette ABD’ye karşı elini güçlendirmekti.
Ancak hesap edemediği bir durum oldu İran’ın. Söz konusu ülkelere –bilhassa Güney Kıbrıs’a- yönelik saldırılar nedeniyle batı dünyası bölgeye bazı kuvvetlerini kaydıracağını açıkladılar. Dolayısıyla savaşın aktörleri çoğaldıkça, yanı başımızda beliren Üçüncü Dünya Savaşı ihtimalleri güçlendi.
Tabi sayın basınımıza göre.
Son günlerde, gazete sayfalarını karıştırdığımda, bu tür ihtimallerin epey tartışıldığını gördüm. Hemen her gazetede rastlayabiliyordum.
Açıkçası İkinci Dünya Savaşı bittiğinden beri büyük güçlerin bir biçimde dâhil olduğu bütün savaşlarda benzer ihtimaller üzerinde durulmuştur. Somut örnek için ABD’nin Vietnam’a ya da Sovyet Rusya’nın Çekoslovakya’ya müdahalesine bakabilirsiniz. Bu dönemlerin gazeteleri incelendiğinde “acaba Üçüncü Dünya Savaşı mı çıkıyor?” gibi soruların gündeme taşındığını görebilirsiniz.
Anlaşılan geçmişten beri savaş çıkarmayı seven bir basınımız var. Belki de ilgi çekici veya kışkırtıcı başlıklar atmanın ayrı bir cazibesi olabilir, bilemiyorum.
Günceldeyse muhtemel Üçüncü Dünya Savaşı potansiyelinin önemli bir ayağı daha vardır. Komşumuzdaki savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimalleri konuşuluyor. Geçen hafta içi İran’dan ateşlenen ve Türkiye’yi hedef aldığı iddia edilen bir füzenin düşürülmesiyle bu olasılık kuvvetlendi.
Ama unutmayalım ki mevcut konjonktürde İran, Türkiye’yi karşısına almak istemez. Diğer taraftan Türkiye, yüzyılı aşkın süredir bölgesel ya da küresel herhangi bir savaşa girmemeyi başarmış bir ülkedir. Bunu içerisinde bulunduğu ittifak sistemleri, ikili ilişkiler, denge siyaseti, ekonomik ve siyasî ağırlığı gibi faktörler sayesinde yürütüyor.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesi dahi, Türkiye’yi böyle savaşların dışında tutmayı öncelemektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonerliğiyle Türkiye’nin batı dünyasının eşit statüde bir üyesi haline getirilmesi, etkin tarafsızlığın korunması, meselelerin barışçıl yollarla ve müzakerelerle çözümlenmesine özen gösterilmesi gibi pek çok etmen sıralanabilir burada.
Hâl böyleyken Türkiye’yi, ABD’nin öncülük ettiği emperyalist sömürü düzenin bir parçası olarak düşünmek anlamsızdır. Aynı zamanda Türk hariciyesi, geleneksel bakımdan çeşitli ayak oyunlarıyla savaşın içine çekilemeyecek kadar deneyimlidir diye düşünüyorum.
Dışişlerinde siyasî atamalar yerine alttan yetişen kadrolara imkân tanınırsa daha verimli sonuçlar alınabilir. Öbür türlü bakanlar savaş kapıdayken “ABD ile İran arasında şu anda en azından ani bir savaş tehdidi yok gibi duruyor” diyebiliyor.
Gelelim İran’a… Rakipleriyle kıyaslandığında askerî ve ekonomik gücünün oldukça yetersiz olduğu hemen herkesin malumudur. Hava sahasını kontrol edemediği sürece ABD ve İsrail’e karşı ne kadar direnebileceği büyük bir soru işaretidir. Elinde petrol ve füze dışında bir kozu yok gibi duruyor. Zaten geçtiğimiz yılın Haziran ayında, bunun ön gösterimine şahit olmuştuk.
Trump’ın sinyallediği gibi karadan bir müdahale olursa belki İran avantajlı duruma geçebilir. Ama hâlihazırda bir çıkarım yapmak doğru olmaz.
Toparlamak gerekirse Üçüncü Dünya Savaşı gibi kısır tartışmalara boğulmaktansa Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları ekseninde meseleye yaklaşması elzemdir. Bu noktada sefaretlere yukarıdan atamayla gelen siyasilerden ziyade alanında uzman kimselere kulak kabartılmalıdır. Emperyalizm eliyle istikrarsızlaştırılmış ve öngörülemeyen bir İran, Türkiye için tehlikeli olabilir. İran’daki değişim ve dönüşümler ancak kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmelidir.

































Yorum Yazın