Hala nasıl CEO olduğunu anlayamadığı günlerden biri daha başlamıştı.
Böbürlensin mi endişeye mi kapılsın bilemiyordu bazen. Bu arada kalışını da mecburen dolabına eklediği, muhasebe memurlarının en az bir maaşına tekabül eden takım elbiselerinden biriyle halletmeye çalışıyordu, kendine dahi itiraf etmeden. Çünkü aslında lafı bile edilemezdi ve o kadar da iltifata tabi değildi, pozisyonunun mütemmim cüzüydü hatta takımlar. Ama yine de bu şıklık epey zaman kazandırıyordu şüphesiz, vaktinde müdahale edemediği bazı şeyler için.
Şoförü Ali, altı aydır olduğu gibi çantasını alıyordu odasına götürmek için ve onu yirmi katlı giydirme cephenin önünde bırakıyordu genel olarak. Otoparktan odasına çıkmak yerine, küçük meydanımsı yerde iniyordu makam aracından. Bir, bilemedin bir buçuk dakika yürüyor, binaya dışardan girerken sağdan soldan günaydın efendim buyurun efendimlere hafif gülümseyerek ve yine hafifçe başını eğerek selam veriyordu. Köşede sigara ve kâğıt bardakta kahve içen ve onu görünce grup halinde çekinmiş utanmış kımıldanışa geçen güruha, müstehzi ve babacan gülümsüyor, çocuklar yazık ediyorsunuz iması yapıyordu sağ gözünü kırparak ve ağzını yumuşturarak. Güvenlik çoktan asansörü çağırmış ve hatta koluyla kapısının kapanmamasını sağlayarak bekliyordu onu. “Bekletmeyin öyle çocuklar gerek yok, arıza yapabilir sonra” diyerek mühendislik geçmişinden payeler saçarak asansöre biniyordu. Aynada kendine bakıp ah şu boyum biraz daha uzun olsaydı düşüncesini, keskin bakışları ve yine kumaşının kalitesi yüz metreden belli takımıyla bertaraf ediyordu. Planı dahilindeki sabah sporunu hayatına sokmasına da ramak kalmıştı.
Babasının hatırına olamazdı bu pozisyon. Burada yönetmesi gereken işler her ne kadar tecrübe alanından uzak olsa da matematik bilen her işin altından kalkardı. Üniversitenin uzun tahtalarındaki formüllerden ibaret değildi durum. Yönetmeyi öğreniyordun, en önemlisi delege etmeyi ve anlamayı. Ama daha da önemlisi hafta sonlarında ne yaptığın idi. Arada bir tenis oynamakla ve ‘önemli’ birkaç kişinin bulunduğu viski sohbetleriyle atlatılmayacak bir durum vardı ortada.
Semih Bey bu yaşta iyi bildiği iki dilin yanına Yunanca ekliyordu, fotoğrafçılıkta söz sahibiydi. Ahmet Bey desen, hafta sonları nasıl oluyorsa ortalama iki kitap bitiriyor, yazarından imzalı ilk baskı koleksiyonundan bahsediyordu. Onlara göre daha genç olan ve biraz da rakibi sayılacak Emre Bey’in ise yelkencilikte seyir defteri kalabalıktı. En son Marmaris’ten yola çıkıp durmaksızın Malta’ya gitmişti. Bunu da kendisi kadar harika bir denizci olan karısıyla yapıyordu. Bu detay önemliydi. Çünkü kendi karısının henüz pek methedebileceği bir meziyeti yoktu, bilmem kimlerin kızıydı, neyse ki organik beslenme üzerine çok hevesliydi ve mutfak sanatlarına merak sarmıştı. Yani kendisine viski ve arada kaliteli puro dışında ilgi ve bilgi alanı bulmanın zamanı gelmiş de geçiyordu bile.
Bugün insan kaynaklarından plan dahilinde olmayan küçük bir toplantı istemek, şu an için bu gereksiz detaylardan kurtulmasını sağlayabilirdi. Öyle yaptı.
İnsan kaynaklarının altı çalışanı, yapmaları gereken işlerden kopacaklarını ve bunların yine boş ve rahat geçirecekleri saatlere sarkacağını bilerek ve söylenerek koridorda yürüdüler. Hiç de aymamış güne günaydın diyerek başladılar.
“Arkadaşlar kahvenizi çayınızı söyleyin, geliyorum şimdi” diyerek onları eliyle odasındaki toplantı masasına buyur etti, azami dikkatle laptopuna bakarak.
Karısının dün bahsettiği kahve makinesinin detaylarından başını kaldırıp, kısık gözlerle herkesin masaya oturduğundan emin olduğunda ayağa kalktı.
“Eveeet günaydın arkadaşlar, yeni haftamıza hoş geldik. Selin Hanım, bugünün toplantı notlarını sizden isteyelim. Nasıl geçti hafta sonumuz neler yaptık bakalım?”

































Yorum Yazın