Türk-Alman Dostluk Federasyonu (DTF) Genel Başkanlığını yaptığım yıllarda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i Ankara’daki Güniz Sokak’taki evinde ziyaret etme fırsatı bulmuştum. O görüşmede, Almanya’daki gelişmeleri ne kadar yakından takip ettiğini bizzat görme imkânı bulmuştum.
Demirel, Almanya’ya Türk işçilerinin gönderilmesi kararının arkasındaki düşünceyi şöyle anlatmıştı:
“Bir Almanya seyahatimde Almanlar bana Grundig fabrikasını gezdirdiler. Üç saat olarak planlanan gezi o kadar ilginçti ki oldukça uzun sürdü. Hatta fabrikanın geri kalanını gezmek için ertesi güne randevu verildi ve ben o akşam otelime döndüm.
O gece uzun uzun düşündüm. Grundig fabrikasını gezmek güzel ama bizim ülke olarak ne yapmamız gerekiyor diye kendime sordum.
Sonra şunu düşündüm: Bu fabrikayı satın alıp Türkiye’ye götürsem, ne yedek parça bulabilirim ne de çalıştıracak kalifiye eleman. Bizim insanlarımızı Almanya’ya göndersek, yol bilmezler, dil bilmezler… Evet, belki bir nesil zorluk çeker. Ama ikinci ve üçüncü kuşaktan sonra bu zorluklar aşılır.
Ertesi gün Almanlara ‘Biz size işçi gönderelim’ dedim. Onlar da kabul ettiler. Türkiye’ye döndüğümde hemen çalışmalara başladık ve ilk kafileleri 1960’lı yılların başında göndermeye başladık.”
Aradan yıllar geçti. O gün “misafir işçi” olarak yollara düşen insanların çocukları ve torunları bugün Almanya’nın ekonomik, akademik ve toplumsal hayatının önemli bir parçası haline geldi.
Bilek gücü için gelen insanların çocukları artık beyin gücünü temsil ediyor.
İçlerinden edebiyatçılar, sanatçılar, işverenler, akademisyenler, bilim insanları ve siyasetçiler yetişti.
Bu başarı hikâyelerinden yüzlerce örnek saymak mümkündür.
Ancak geçtiğimiz hafta sonu Baden-Württemberg eyaletinde yaşanan gelişme, bu uzun yolculuğun sembolik bir zirvesi oldu. Tüm eleştiriler, saldırı kampanyaları ve siyasi tartışmalara rağmen Cem Özdemir, bir göçmen işçi ailesinin çocuğu olarak Almanya’nın en güçlü sanayi eyaletlerinden birinde başbakanlık koltuğuna oturmayı başardı.
Mercedes‑Benz markasıyla özdeşleşmiş olan Baden-Württemberg’de göçmen kökenli bir siyasetçinin eyalet başbakanı olması yalnızca bireysel bir başarı değildir. Bu gelişme, Almanya’da yaşayan milyonlarca göçmen için yeni bir umut anlamına gelmektedir.
Tarih bize bazen küçük görünen bir adımın yıllar sonra büyük dönüşümlere yol açabileceğini gösterir. ABD’de bir otobüste ayrımcılığa karşı yerini vermeyi reddeden Rosa Parks’ın başlattığı sivil haklar mücadelesi, onlarca yıl sonra Barack Obama’nın ABD Başkanı olmasının yolunu açmıştı.
Benzer bir tarihsel çizgiyi bugün Almanya’da görmek mümkündür.
Altmış yıl önce Türkiye’den Almanya’ya “misafir işçi” olarak gelen ve çoğu zaman dışlanan insanların çocuklarından biri olan Cem Özdemir, bugün Mercedes’in kalbi sayılan bir eyalette en üst siyasi makama oturabiliyorsa, bu yalnızca bir siyasi başarı değil; aynı zamanda derin bir toplumsal dönüşümün de göstergesidir.
Evet, devlet adamı Süleyman Demirel’in 1960’lı yılların başındaki tespiti doğru çıkmıştı.
Belki bir kuşak büyük zorluklar yaşadı; ancak bugün Almanya’da yeni kuşaklar kazanmaya devam ediyor.
Almanya bugün yaşlanan nüfusu, değişen toplumsal yapısı ve artan göç gerçeğiyle yeni bir döneme girmektedir. Nüfusunun yaklaşık dörtte birini göçmen kökenlilerin oluşturduğu bir ülkede, farklı kültürlerin birbirini anlaması ve kucaklaması artık bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Cem Özdemir’in hikâyesi tam da bu noktada önemli bir sembol haline gelmektedir.
Bu başarı, Almanya’da yaşayan göçmenler ile Alman toplumu arasında yeni bir güven köprüsü kurulmasına vesile olabilir. Ancak bunun kalıcı bir toplumsal başarıya dönüşmesi yalnızca bireysel başarılarla değil; siyasal aklın, demokratik kurumların ve toplumun ortak iradesinin atacağı adımlarla mümkün olacaktır.
Özellikle son yıllarda aşırı sağın yükselişi ve Alternative für Deutschland (AfD) gibi partilerin bazı eyaletlerde güç kazanması, Almanya’nın önünde ciddi bir sınav bulunduğunu göstermektedir.
İşte tam da bu noktada Cem Özdemir’in başarısı bir fırsat olarak görülmelidir.
Bu fırsat; korkuların değil umutların, ayrışmanın değil dayanışmanın, dışlamanın değil kucaklaşmanın önünü açabilir.
Çünkü altmış yıl önce trenlere binerek bilinmeyen bir geleceğe doğru yola çıkan “misafir işçiler” aslında yalnızca Almanya’nın fabrikalarına değil, bu ülkenin geleceğine de emek vermişlerdi.
Bugün onların çocukları ve torunları artık bu geleceğin sadece çalışanları değil, aynı zamanda yön veren aktörleri haline geliyor.
Belki de tarihin bize verdiği en önemli mesaj şudur:
Göç, sadece bir yolculuk değildir.
Göç, bazen bir toplumun kaderini değiştiren uzun bir hikâyenin başlangıcıdır.

































Yorum Yazın