8 Mart yalnızca dünya kadınlar günü değildir. 8 Mart, itaate karşı hayatın isyanıdır. Kadın meselesi aslında insanlığın en büyük ontolojik meselesidir. Kadın özgür değilse insan da özgür değildir. Kadın bastırılmışsa hayat bastırılmıştır. Kadın korkutulmuşsa insanlık korku üzerine kurulmuştur. Tarih boyunca kurulan otoriter, totaliter ve doğmatik düzenin ilk yaptığı şey, kadını kontrol etmek olmuştur. Kadın özgür olduğunda, itaat düzenleri çökmektedir.
İtaate dayanan kültürler, kadından korkarlar. Kadının sesinden korkarlar. Kadının gülüşünden korkarlar. Kadının bedeninden korkarlar. Kadının saçının telinden korkarlar. Kadının arzusundan korkarlar.B u korku yalnızca sosyal değildir. Bu korku, doğmatik bir korkudur.
Doğmatizm, kadını özgür bir varlık olarak görmek yerine onu denetlenmesi gereken bir varlık olarak tanımlamıştır. Kadın çoğu zaman fitne olarak görülmüş, kötülük kaynağı olarak kurgulanmış, aklı eksik sayılmış, kamusal alandan uzaklaştırılmıştır. Kadının özgürlüğü, tehlike olarak sunulmuştur. Doğmatizmin kadın korkusu boşuna değildir. Kadının özgürlüğü ortaya çıktığında şu gerçek görünür hale gelmektedir: İtaat, kutsal değildir. Kadın özgürlüğü, yüceltilmiş doğmatik otoritelere yöneltilmiş en büyük meydan okumadır. Kadın “itaat etmiyorum” dediğinde yalnızca bir erkeğe karşı çıkmamaktadır. İtaat etmiyorum diyen kadın, bedeviyete, ataerkilliğe, doğmatizme ve köleleştirmeye dayalı zihniyete karşı çıkmaktadır.
Bedeviyetçi, ataerkil, doğmatik ve köleleştirici zihniyetin değişmez doğması şudur: İnsan özgür değildir, insan itaat etmelidir. Bedevi zihniyetin bu yanılsamasının aksine gerçek şudur: Hayatın özü ve varoluşu, itaat değildir. Hayatın özü ve varoluş kaynağı, eros’tur. Eros, yaşama enerjisidir, yaratıcılıktır, arzudur ve özgürlüktür. İtaat kültürleri, erostan korkarlar. Eros, özgürdür, hareketlidir, yaratıcıdır. İtaat kültürleri ve kimlikleri, tarih boyunca kadın bedenini karartmaya, kadının arzusunu bastırmaya, kadının sesini kısmaya, kadının gülüşünü soldurmaya çalışmışlardır. Kadın kontrol edilirse toplumun kontrol edileceğini sanmışlardır.
İtaat kültürünün yanılsamalarının aksine insanlık tecrübesi, bize başka bir şey söylemektedir: Kadın susturulduğunda toplum, ahlaklı hale gelmemektedir. Kadın susturulduğunda ve sindirildiğinde insanlar, sadece daha korkak hale gelmektedirler. Kadın bastırıldığında toplum güçlü olmamaktadır. Kadın bastırıldığında toplum, sadece daha otoriter olmaktadır. Kadın aşağılandığında toplum erdemli olmamaktadır. Kadın aşağılandığında, dışlandığında ve zayıflatıldığında, toplum sadece daha ikiyüzlü olmaktadır.
İnsanlık tecrübesinin bize söylediği bu gerçekler, 8 Mart’ı çok önemli hale getirmektedir. 8 Mart, yalnızca kadın haklarını savunmak için kutlanan bir gün değildir. 8 Mart, insanlığın önüne şu soruyu koymaktadır: İtaat mi hayat mı? Eğer hayatı seçiyorsak, kadının özgürlüğünü seçmek ve savunmak zorundayız. Kadın özgürlüğü yalnızca bir sosyal reform değildir. Kadın özgürlüğü bir medeniyet devrimidir ve zihniyetidir. Kadın özgürleştiğinde sadece kadınlar değişmez. Kadın özgürleştiğinde aile değişir. Kadın özgürleştiğinde, doğmalar, gelenekler ve tabular değişmektedir. Kadın özgürleştiğinde ahlak, maneviyat, hukuk, siyaset, sanat, edebiyat değişmektedir. Kadın özgürleştiğinde, insan ve hayat değişmektedir.
İtaate dayanan otoriter, totaliter ve bedevi kültürler ve kimlikler, kadınlardan korkmaktadır. Kadın özgürlüğü, otoriter, totaliter ve bedevi kültürlerin ve kimliklerin, doğmalarını ve metafiziklerini sarmaktadır. İnsanlık, artık korkuya dayalı olarak üretilen kutsal itaat söylemleriyle hayatından vazgeçmeyi istememektedir. İnsan, özgürlük içinde hayatına sahip çıkmayı ve hayatını yaşamayı istemektedir. 8 Mart, bu yüzden yalnızca kadınların günü değildir.8 Mart, özgür insanın doğum günüdür. Özgür insanın doğumu için ihtiyaç duyulan şey, kadının özgürlüğüdür.

































Yorum Yazın