Türkiye ekonomisi, son iki yılın ağır bilançosunu sırtında taşıyarak 2026 yılına geldi. 2024’te başlayan parasal sıkılaşma döngüsü ve 2025 yılı boyunca uygulanan dengelenme politikaları, teknik olarak bir “dezenflasyon süreci” yaratmış olabilir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, artık klasik iktisat literatüründe anlatılan bir süreç değildir. 2026’nın başında Türkiye ekonomisi, faiz oranlarının, bütçe disiplininin ya da likidite yönetiminin ötesinde; çok daha kırılgan, çok daha insani bir sınavla yüz yüzedir: “İnanç sınavı.”
Bugün yıllık enflasyonun yüzde 30 seviyesinde gerçekleşmesi, sadece istatistiksel bir veri değildir. Bu, Merkez Bankası’nın sunum slaytlarında yer alan bir sayı olmanın çok ötesinde, toplumsal hafızada bir semboldür. Çünkü yüzde 30, vatandaşın zihninde “yüksek ama alışılmış”, “zor ama yönetilebilir” bir eşiktir. Yani toplumsal bir kabulleniş sınırıdır. Bu sınırın altına düşmek, ekonominin 'yoğun bakımdan' çıkıp 'normal odaya' alınması demektir. Ekonomi yönetiminin başarısı artık yalnızca politika faizinin kaç olduğu ile değil; vatandaşın ve piyasanın zihninde yerleşmiş olan şu cümleyi kırıp kıramadığıyla ölçülecektir:
“Yarın bugünden daha pahalı olacak.”
Eğer bu korku yenilemiyorsa, en doğru politikalar bile etkisiz kalır. Eğer bu korku kırılabiliyorsa, eksik politikalar dahi zaman kazanır.
1. Beklentilerin Ataleti: Enflasyonun Görünmeyen Duvarı
Ekonomiyi sadece denklemler, modeller ve projeksiyonlarla açıklamak, bugünkü Türkiye gerçekliğini anlamakta eksik kalır. Çünkü enflasyon, salt parasal bir olgu değildir; aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve davranışsal bir süreçtir. Tam da bu noktada, davranışsal finansın temel kavramlarından biri olan “adaptif beklentiler”, dezenflasyon sürecinin önündeki en büyük görünmez engel olarak karşımıza çıkar.
Adaptif beklentilerin anlattığı: İnsanlar geleceği, geçmişte yaşadıklarına bakarak tahmin eder. Türkiye gibi uzun yıllar yüksek ve oynak enflasyon tecrübesi yaşamış bir ülkede bireyler, fiyatların düşebileceğine değil; en iyi ihtimalle daha yavaş artacağına inanır. Bu nedenle enflasyon düştüğünde bile davranışlar değişmez. Maaş pazarlıkları agresif kalır, fiyatlama refleksleri yukarı yönlü olur, tüketici “beklemek” yerine “öne çekmeyi” tercih eder.
İşte bu yüzden, yıllık enflasyonun yüzde 30’un altına inmesi, teknik bir başarıdan çok daha fazlasıdır. Bu seviye, zihinsel bir barajdır. Eğer enflasyon yüzde 29,9 olarak telaffuz edilmeye başlanırsa, bu sadece bir ondalık farkı değil; iktisadi bir “çapa etkisi” ni ortaya çıkarır. Çünkü ilk kez toplum, fiyatların kontrol edilebilir bir patikaya girdiğine dair somut bir işaret alır.
Bu çapa yerleştiği anda, talep davranışları değişmeye başlar. İnsanlar, “nasıl olsa yarın daha pahalı olacak” korkusuyla bugün tüketmekten vazgeçer. Öne çekilmiş talep zayıflar, fiyatlama gücü üreticiden tüketiciye doğru kayar. Enflasyon, ilk kez kendi kendini beslemek yerine, kendi kendini soğutmaya başlar.
2. Sanayi Değil, Hizmetler: Asıl Cephe Burada
Dezenflasyon sürecinde genellikle gözler sanayi sektörüne çevrilir. Oysa bugün Türkiye’de asıl savaş alanı hizmet sektörüdür. Sanayi, küresel emtia fiyatlarındaki gevşemeye, döviz kurundaki istikrara ve dış talep koşullarına görece hızlı tepki verebilir. Nitekim Brent petrol fiyatlarının gerilemesi gibi gelişmeler, maliyet kanalıyla sanayi enflasyonunu aşağı çekmektedir.
Ancak hizmetler öyle değildir.
Eğitim, sağlık, kira, lokanta, turizm, özel hizmetler… Bu alanlarda fiyatlar yukarı doğru son derece esnektir; aşağı doğru ise neredeyse beton gibidir. İktisat literatürünün “sticky prices” dediği bu yapışkanlık, Türkiye’de sadece maliyetlerle değil, beklentilerle de beslenmektedir.Aslında bu “yapışkanlık” güven erozyonu sonucu oluşan savunma mekanizmasıdır.
Bir lokanta işletmecisi, müşteri kaybetse bile fiyat indirmeyi son çare olarak görür. Bir özel okul, maliyetleri düşse dahi fiyatlarını geri çekmez. Bir ev sahibi, piyasa gevşese bile kirada geri adım atmaz. Çünkü herkesin zihninde aynı refleks vardır: “Nasıl olsa yeniden artacak.”
Bu noktada sorun sadece fiyat disiplini değil, verimlilik meselesidir. Hizmet sektöründe verimlilik artışı sağlanmadan, enflasyon kalıcı biçimde düşürülemez. Dijitalleşme, ölçek ekonomisi, kayıt dışılığın azaltılması ve rekabetin artırılması; para politikasının sessiz ama vazgeçilmez müttefikleridir.
3. Merkez Bankası Yetmez, Anlatı Yönetimi Şart
Bugün gelinen noktada, para politikası tek başına yeterli değildir. Faiz artırmak ya da sabit tutmak, beklentileri yönetmeye yetmez. Ekonomi yönetimi, artık anlatıyı da yönetmek zorundadır.
Tutarlılık, öngörülebilirlik ve iletişim… Bunlar soyut kavramlar değildir. Vatandaşın markette, sanayicinin yatırım toplantısında, esnafın fiyat etiketini yazarken verdiği kararların arka planını oluşturur. Eğer açıklanan hedefler sık sık revize ediliyorsa, eğer “geçici” denilen her şey kalıcı hale geliyorsa, en doğru politikalar bile güven üretmez.
Sonuç: Güven, En Güçlü Para Birimidir
Enflasyonu psikolojik eşiklerin altına indirmek, sadece Türk lirasının alım gücünü artırmak anlamına gelmez. Aynı zamanda ekonomi politikalarına duyulan toplumsal güveni onarmak anlamına da gelir. Eğer 2026’nın ilk çeyreğinde bu eşik aşılabilirse, yıl sonu için telaffuz edilen yüzde 15–20 bandı artık bir hayal değil, stratejik bir hedef haline gelir.
Kimine göre “canavar” olan enflasyon; yalnızca merkez bankalarının bilançosunda soğutulmaz. Enflasyon; akşam yemeğinde yapılan aile sohbetlerinde, sanayicinin yatırım kararında, esnafın vitrine koyduğu etikette, çalışanın maaş beklentisinde çözülür.
Rakamlar değişebilir. Politikalar değişebilir. Ancak asıl olan, insanların yarına dair beklentilerini ve umutlarını yönetebilmekte saklıdır. Çünkü ekonomide nihai denge noktası, grafiklerde değil; zihinlerde kurulur.Dünyanın en güçlü rezerv parası dolar ya da euro değildir; bir ekonomi yönetiminin vatandaşına verdiği 'sözün' arkasında durabilme gücüdür. 2026, kağıt paraların değil, verilen sözlerin değer kazanacağı yıl olmalıdır.
Unutmayalım ki; "Enflasyon bir hastalıksa, beklenti yönetimi bu hastalığın bağışıklık sistemidir. Bağışıklık çökmüşse, en güçlü ilaç (yüksek faiz) bile sadece yan etki yapar."



























Yorum Yazın