Bir önceki yazıda, Suriye’de SDG’nin gerek ABD gerekse Kandil –ve Öcalan– ile kurduğu ilişkiden hareketle mahkûm olduğu siyasetsizliğin sonuçlarını analiz etmeye çalıştım.
Sonuç olarak, ABD’nin Suriye’de SDG’ye sağladığı korumaya son vermesiyle birlikte, ülkede hükmettiği geniş coğrafya bir anda daraldı; aynı zamanda merkezi iktidar güçlerinin kuşatmasıyla da karşı karşıya kaldılar.
Burada hemen bir parantez açmak gerekiyor: Bugün SDG’yi siyaseten zor durumda bırakmak adına Rojava ve çevresindeki sivil halka uygulanan baskılar ve insanlık dışı yaklaşımlar kabul edilemez.
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum, SDG'nin Rojava merkezli otonom yapıyı uluslararası alanda ABD’nin, bölge özelinde ise PKK’nın şemsiyesi altında kurdu. Ve her iki koruma hâlinin de ilelebet süreceği varsayıldı. Siyasetsizliği besleyen temel neden de bu oldu.
Oysa ulus-devlet sistematiği içinde bir özerk bölgesel yapının, bu sistematikte merkezi iktidardan daha güçlü olma olasılığı oldukça düşüktür. Bu ülke Suriye bile olsa. Nitekim 2011’den 2024’ün sonuna kadar Esad, sonrasında ise Şara, Suriye’nin “resmî” cumhurbaşkanları oldular.
Bu süreçte SDG’nin yapabileceği üç şey vardı: Ya ülkenin bir parçası olarak, tüm zorluklara rağmen eşit katılım ve vatandaşlık talebiyle entegrasyon siyaseti yapmak; ya federasyon talebinin siyasetini yürütmek; ya da varsa bağımsızlık talebinin siyasetini yapmak.
Ortaya çıkan tablo, ne Esad ne de Şara döneminde bu seçeneklerden herhangi birinin tercih edildiğini gösteriyor. Tam tersine, ortaya çıkabilecek siyasal boşluklardan faydalanmayı esas alan bir özerklik hâlinin savunulduğu anlaşılıyor.
Yani ortada bir “siyaset” yok, siyaseten kazanılmış bir alan yok. Siyasetin yerine ABD ve Kandil’in gücüne güvenilmiş.
SİYASET YAPMAK NE VE NEDEN ÖNEMLİ?
Burada siyaset olarak tanımladığım pozisyon; temsil etmeye soyunulan toplumsal kesimlerin taleplerini kamusal alanda savunmak, bu taleplere güçlü bir toplumsal meşruiyet kazandırmak ve sorunları katılım ile müzakere yoluyla çözme çabasıdır. Diyalog kurma, bunu sürekli kılma ve çözüm için denge arayışıdır.
Bu açıdan siyaset; ister uluslararası ister ulusal düzeyde olsun, kimlik içi vesayetleri dışlayan, bu güçlerin varlığının farkında olan ama siyasal gücünü onlara yaslamayan bir tutumdur.
Ancak geçen hafta ABD’nin SDG’ye verdiği desteği kesmesinden sonra görüldü ki, bugüne kadar kendisine destek veren Arap aşiretleri de SDG’nin yanında durmadı. Bu durum, SDG’nin 2014’ten bu yana bölgede var olduğunu iddia ettiği yapının sağlam temellere dayanmadığını gösterdi. O yapı, SDG’nin kendi gücüne değil, dışarıdan gelen güce dayanıyormuş.
TÜRKİYE'NİN SORUNU DA SİYASETSİZLİK
Bu noktada şunu belirtmek gerekir: Bu yazıda ve bir önceki yazıda ifade edilen siyasetsizlik hâli yalnızca SDG’ye özgü değildir.
Aynı sorunun DEM Parti için de geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Benzer biçimde DEM Parti, politikleşmiş bir toplumsal tabana sahip olsa da, esas politik kararlar ve siyasal pozisyonlar, toplumsal talepler kadar Kandil ve Öcalan’ın söylemleri dikkate alınarak şekillenmektedir.
Bir kez daha vurgulamak isterim: Her siyasi hareketin siyaseten önder kabul ettiği, öncelik olarak gördüğü kişiler ve konular olabilir. Ancak en az bunlar kadar önemli olan, meşruiyetin alındığı toplumsal kesimlerin taleplerinin kamusal alanda siyaset aracılığıyla çözülmesidir.
Siyaset, bu çabanın kendisidir. Her partinin dayanması gereken tek güç, kült liderler, geçmiş altın çağ anlatıları değil, meşruiyet aldığı toplumsal kesimler olmalıdır.
Özetle, kim olursa olsun, hangi yapı ya da parti olursa olsun, siyaset yapmadan var olunabilir; ancak kalıcı olmak mümkün değildir. Çünkü siyaset, toplumsal talepleri ve toplumsal sorunları çözme uğraşıdır.
Bunu yani siyaseti yapacak olanlar da, bu sorunları yaşayan, etkilenenlerdir.
Not: Yazıyı yazdıktan sonra haber merkezlerine düşen bir haber, SDG Komutanı Mazlum Abdi'nin entegrasyon anlaşması için Şam'da olduğu yönünde. Evet, siyasete için her zaman fırsat vardır, yeterki siyasi özneler vasi iddiasında olanlara mesafe alabilsinler.



























Yorum Yazın