Muaviye’nin dişi deve hikâyesini eminim çoğunuz duymuşsunuzdur. Duymayanlar için kısaca anlatayım. Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den bir Arap, devesiyle Şam’a gelir. Şehirde dolaşırken bir Şamlı, deveyi sahiplenerek “Bu dişi deve benimdir” iddiasında bulunur. Küfeli adam, devenin kendisinin olduğunu ve üstelik dişi değil erkek olduğunu söylese de tartışma büyür ve mesele Muaviye’ye intikal eder. Muaviye, halkın toplandığı meydanda her iki tarafı da dinledikten sonra, gerçeği bilmesine rağmen deveyi Şamlıya verir ve “Bu dişi deve kimindir?” diye kalabalığa sorar. Cemaat, dişi devenin Şamlının olduğunu tekrar eder. Muaviye Küfeli adama, erkek devenin aslında ona ait olduğunu bildiğini söyler ve ardından Küfe’ye döndüğünde Hz. Ali’ye şunu iletmesini ister: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var!”
Hikâyenin doğruluğu teyit edilemese de siyasal iktidar ve onu takip eden kitleler ile ilgili önemli bir mesaj vermektedir. Ayrıca böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali yoktur diyemeyiz çünkü bugün de benzerlerini görmekteyiz. Mesela Ocak’ta Mineapolis’te ICE tarafından öldürülen Renee Nicole Good ve Alex Pretti’nin ölüm anlarının videoları olmasına rağmen başta Trump olmak üzere üst düzey devlet yetkilileri bu cinayetlerin meşru müdafaa olduğunu iddia ettiler. Videoyu izleyen ortalama zekâlı bir insan Good’un arabayı ICE mensubunun üzerine sürüp onu öldürmeye çalışmadığını, öldüren kişinin hayati bir tehlikesinin bulunmadığını anlayabilir. Ama sosyal medyada yapılan yorumlara baktığınızda, Elon Musk da dâhil olmak üzere, Trump taraftarlarının videoyu inkâr ederek meşru müdafaa iddiasını savunduğunu görebilirsiniz. Benzer şekilde, Alex Pretti’nin elinde silah değil telefon olduğunu ve kimseye bir tehdit oluşturmadığını anlamak güç değil. Ama ısrarla Pretti’nin oraya katliam yapmaya gittiğini ifade etti yetkililer. Burada gerçekten bu cinayetlerin haklı olduğuna inandılar mı yoksa destekledikleri lidere hak vermek mi istediler bilemeyiz, her biri için farklı bir motivasyon olabilir. Ancak sonuçta Muaviye’nin taraftarları gibi, Trump taraftarlarının bir kısmı da bu politik yalanları kabul etmiş görünüyor.
Bizde de durum pek farklı sayılmaz. Pek çok siyasetçinin alenen yalan söylediğine defalarca şahit olduk. Bu siyasetçileri destekleyenler bu yalanları satın alıyorlar genelde. Peki, bunun sebebi ne? Siyasetçilerin yalan söylemesi etik ve ahlaki açıdan yanlış olsa da pragmatik açıdan anlaşılabilir. Ama insanlar neden inanıyor? Bu sorunun cevabını vermek elbette kolay değil. Ama bu tarz örnekler akla backfire effect yani geri tepme etkisini getiriyor. Kavram, insanların görüşlerine ve inançlarına meydan okuyan bilgilere maruz bırakıldığında bunları sorgulamak yerine onlara daha sıkı bağlanmaları olarak tanımlanabilir. Özellikle polarize olmuş toplumlarda insanların politik görüş ve inançlarını bir kimlik haline getirdikleri ve buna meydan okuyan bir bilgiyle yüzleştiklerinde rasyonel davranmadıkları görülüyor. Kimliklerine saldırı olmuşçasına duygusal hareket eden bu kişiler bir anlamda kimliklerini koruma çabasına girerek irrasyonel inançlarına daha sıkı bağlanıyor ve kutuplaşmanın artmasına sebep oluyor. Buna ilişkin yapılmış pek çok araştırma var ve bunlar kutuplaşmanın beyne bile sirayet edebildiğini gösteriyor. Kutuplaşmanın siyasette ne kadar belirleyici olduğunu düşündüğümüzde ortada oldukça karamsar bir tablo olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü seçmenleri ikna etmenin bilgiyle bile mümkün olmayabileceği aşikâr.
Duyguların seçmen davranışları üzerinde nasıl etkili olduğunu çalışan Prof. Dr. Seda Demiralp (Işık Üniversitesi - Uluslararası İlişkiler Bölümü) hocanın kurduğu ‘Emotics: Duygular ve Siyaset Laboratuvarı’nın bulguları da oldukça ilgi çekici. Bu konuda daha detaylı bilgi için Seda Hoca’nın çalışmalarını tavsiye ederim. Kısaca bahsetmek gerekirse, içinde bulunduğumuz belirsizlik çağında, insanların politik tercihlerini belirlerken umulduğu gibi rasyonel hareket etmeyebileceğini ve duyguların bu süreçlerde oldukça etkili olabildiğini gösteriyor. Son günlerde Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili çekilen bir belgeselle başlayan tartışmalar bu duruma ilginç bir örnek teşkil ediyor. Boğaziçi Üniversitesi’nin dışa kapalı bir kurumken kayyum sayesinde herkese açıldığı gibi iddialar öne sürülüyor. Merkezi sınavla öğrenci alan bir üniversitenin erişilemez olarak tanımlanması açıklanmaya muhtaç olsa da buna ilişkin paylaşılan postlar realiteden öte duygulara dayanıyor gibi gözüküyor.
Boğaziçi’ne ilişkin tartışma bir anlamda başörtüsü mevzusunu da tetiklemiş oldu. Geçmişte uygulanan başörtüsü yasağının savunulacak bir tarafı yok, savunana da artık rastlanmıyor sanırım. Sosyal hayatta ya da iş hayatında her kesime olduğu gibi başörtülü kadınlara da önyargılı davrananlar vardır. Önyargıların sebep olduğu dışlanma ve ayrımcılık giyim üzerinden olduğu gibi etnisite, din ya da mezhep bakımından da gerçekleşebiliyor. Ancak başörtüsü mevzusu açıldığında insanlar çok duygusal tepkiler verebiliyor. Nitekim sosyal medyada yapılan yorumlara bakıldığında bu duygusal yoğunluğu çok ciddi bir biçimde görebiliyorsunuz. Bir kesim geçmişte yaşanan bu mağduriyetleri sürekli dile getirirken diğer kesim bu mağduriyetlerden bahsedilmesine öfkeleniyor. Aslında iki tarafın da meseleye oldukça duygusal baktığı söylenebilir. Başörtüsü konusunda sorun yaşamış insanların mağduriyetlerinden bahsetmek haklarıdır elbette. Ancak bu mevzu mağdurlardan çok politikacıların, genellikle de erkeklerin kullandığı siyasi bir argümana dönüştürülüyor. Başörtüsü konusu siyasal bir araç haline getirildiği için mevcut iktidara olan öfkeden nasibini alıyor bir ölçüde. Bu konunun sürekli dile getirilmesinden rahatsız olanlar da yaşanan diğer mağduriyetlere sessiz kalan hatta bazen destekleyen kesimleri suçluyor kendi zaviyelerinden. Sonuç olarak mevzuya rasyonel bir çerçeveden değil yine duygusal bir noktadan bakılıyor.
Başörtüsü mevzusu ile ilgili postların altında “sırf bu yüzden ne yaparsa yapsın Erdoğan’a/AK Parti’ye oy vereceğim” benzeri pek çok yorum yapılması da duyguların politik tercihler üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Politika ve psikoloji arasındaki ilişkiyi irdeleyen çalışmaların bulguları da bunu destekliyor. Bazı insanlar siyasi tercihlerini belirlerken “kim bu ülkeyi daha iyi yönetir” ya da “hangi partinin programı daha iyi” diye bakmak yerine kendisine duygusal açıdan yakın olan adaya/partiye oy vermeyi tercih ediyor. Bu noktada dünya genelinde yükselişlerine şahit olduğumuz popülist liderlerin toplumu kutuplaştırma, duyguları manipüle etme, belli parti, grup ya da adayları şeytanlaştırma gibi yöntemlere başvurduğunu görüyoruz. Bu yüzden alenen yalan söylemekten ve gerçekleri çarpıtmaktan geri durmuyorlar. Çünkü bu şekilde duyguları harekete geçirerek seçmen tabanlarını ikna edip oylarını alabiliyorlar. Bu seçmenlere hakikat gösterildiğinde ise backfire effect yüzünden beklenilen sonuçlar çoğunlukla alınamıyor.
Duyguların siyaseti etkilemede bu kadar belirleyici olması bir anlamda kısır döngüye de sebep oluyor. Örneğin, iktidara olan öfkesini başörtüsü mevzusuna yansıtan “mağduriyetiniz bitmedi” gibi söylemler başörtülüler üzerinde muhtemelen daha da yoğun duygulara sebep olup mevcut iktidara daha da sıkı bağlanmalarına yol açıyor. Benzer bir durum ekonomi, yolsuzluk vb. konularında da gözleniyor. İktidar seçmeninin önemli bir kısmı ekonominin durumundan şikâyetçi olsa da öfkesini iktidara değil başka aktörlere yöneltiyor. Mevcut tabloya rağmen oy verme davranışlarında çok ciddi bir değişiklik olmaması muhalefet seçmenini kızdırıyor ve sosyal medyada ‘makarnacı’ ya da ‘koyun’ benzeri incitici yorumlar yapılıyor. Ekonominin kötü gidişatından muhalefeti sorumlu tutan ve iktidara tek laf etmeyen insanları görünce öfkelenmemek kolay değil, bunu da belirteyim. Ancak iktidar destekçilerine yönelik pejoratif yorumları gören seçmenler de mevcut partilerine daha sıkı bağlanıyorlar. Çünkü bir yandan muhalefete yönelik yoğun bir kara propaganda ve şeytanlaştırma yapılıyor. Bize saçma gelse de hala “boğazda viski yudumlayan elitler” tarzı söylemler iktidar tarafından kullanılıyor. İktidar partisinin kendi elitlerinin şaşaalı yaşamları görmezden gelinerek geçim sıkıntısı yaşayan muhalif seçmenin ‘elitler’ ya da ‘tuzu kurular’ olarak gösterilmesi mevcut öfkeyi daha da arttırıyor. Sonuç olarak birbirini sürekli aşağılayan ve düşmanlaştıran bir toplum haline gelmiş bulunuyoruz.
Peki, bu kısır döngüden nasıl çıkacağız? Bunun kısa ve kolay bir yolu olmadığı açık. Muhalefetin bu soruna çözüm bulması ve kutuplaştırmayı azaltarak seçmenlere ulaşmanın bir yolunu bulması gerekiyor. Seçmen olarak biz de popülist bir siyaset yerine temiz ve dürüst bir siyaset istemeli ve bunda ısrarcı olmalıyız. Seçimleri kazanmanın yolu kutuplaştırma, dezenformasyon ve manipülasyondan değil toplumun sorunlarına çözüm olacak politikaların ve programların oluşturulmasından geçmelidir. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü tesis etmesini beklediğimiz bir yönetimin bu tarz etik olmayan araçlar kullanması yanlıştır. Ama bunları yapmadığınızda hileli bir oyunda dürüst oynayarak kazanmayı beklemiş oluyorsunuz. Bu da ciddi bir sorun maalesef. Çözüm nedir bilmiyorum ama üzerinde bolca düşünüp taşınmamız ve tartışmamız gereken bir konu.


























Yorum Yazın