Yeni yılda hızlanması beklenen yeni çözüm süreci, Suriye’de 6 Ocak sonrasında yaşanan gelişmelerle birlikte kriz olarak tanımlanabilecek ciddi bir tıkanıklıkla karşı karşıya. Bu durum, aslında hiç de öngörülemez değildi. Daha ilk günden itibaren yeni çözüm sürecinin Suriye endeksli planlandığı açıktı.
Nitekim yaklaşık bir yıldır Doğu ve Kuzey Suriye Yönetimi ile SDG’nin silahlı güçlerinin merkezi yönetime ve kurumlara entegrasyonu konusunda bir uzlaşmaya varılamaması; taraflar, aktörler, toplumlar ve farklı kesimler arasında başta güven sorunu olmak üzere çok sayıda yeni problemin ortaya çıkmasına yol açtı.
On altı aydır devam eden yeni çözüm sürecine dair beklentiler, algılar ve değerlendirmeler giderek farklılaştı. Taraflar ve toplumsal kesimler arasındaki siyasal mesafe açılmaya başladı. Yeniden, en azından söylem düzeyinde dahi olsa, sert karşıtlık dili kendini gösterdi. Bu dilin politik zemine taşınması, yalnızca yeni ve yıkıcı sorunlar üretmekle kalmayacak; aynı zamanda toplumda derin olumsuz sosyal, kültürel ve duygusal sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyacaktır.
Bir başka ifadeyle, Türkiye’de PKK’li silahlı güçlerin ve daha ileri bir aşamada Kürtlerin bir bütün olarak demokratik entegrasyonunu zorlaştıran bir mahiyet kayması riski ortaya çıkmaktadır.
Bu kaymanın emareleri şimdiden belirginleşmiş durumda. Krize ve tıkanıklığa yönelik ülkede oluşan gündem farklılaşması bunu doğrular niteliktedir. Türkiye siyasal gündemi, 1990’ların son çeyreği ile 2000’lerin başında olduğu gibi, yeniden Diyarbakır ile Ankara arasında keskin biçimde ayrışmaya başlamıştır.
O yıllarda Diyarbakır’ın kalbi Kürt sorunuyla atarken, Ankara yolsuzluk, yoksulluk, hayat pahalılığı, çeteler ve partiler arası siyasi çekişmelerle meşguldü. Yarılma öyle derindi ki, Fırat’ın batısından Diyarbakır’a inen bir uçak yolculuğu insana adeta başka bir ülkeye gelmiş hissi verirdi. Yol boyunca anlatılan köy yakmaları, işkenceler, cezaevleri, insan kaçırmalar, faili meçhuller ve kayıp yakınlarının hikâyeleri insanı bambaşka bir dünyaya sokardı.
Oysa çok uzağa gitmeye gerek yok. 2025 yılı boyunca “yeni çözüm süreci nasıl ilerleyecek, bundan sonra ne olacak?” soruları hem Ankara’nın hem de Diyarbakır’ın en temel gündem maddelerinden biriydi. Bugün ise bu tablo radikal biçimde değişmiş durumda.
Diyarbakır’da, hatta tarihte belki de ilk kez, dünyanın neresinde olursa olsun her Kürt güne Kobani’nin kuşatma altında olduğu duygusuyla başlıyor. Kazanımların —daha doğru bir ifadeyle fiilî yönetimlerin ve kontrol alanlarının— geleceği, korunup korunamayacağı temel endişe haline gelmiş durumda. Bu atmosferde en sık dile getirilen kaygılar Kobani’de bir katliam ihtimali, Halep ve Haseke’de zorla yerinden edilmeler olurken; kuşatma sürerken Diyarbakır’da ve Ankara’da hâlâ “barış nasıl olacak?” sorusunun sorulabiliyor olması başlı başına bir çelişki yaratıyor.
Üstelik bütün bunlar Ankara’nın teşviki, yönlendirmesi ya da sağladığı silahlarla gerçekleştiği algısı güçlenirken, sürecin nasıl ilerletileceği ve barışın nasıl mümkün olacağı soruları Kürt kamuoyunda daha da yakıcı hale geliyor. Kürt medyasının her türü, sosyal medya ve insan hakları örgütlerinin raporları ağır hak ihlalleri ve sarsıcı haberlerle dolu. Neredeyse tamamı Kürt mahallelerinden gelen bu haberler, derin bir güvensizlik hissini besliyor.
Ankara ise haklı ya da haksız, doğru ya da yanlış bu iddiaları; ölümleri, kadınlara yönelik cinsel aşağılama ve onur kırıcı uygulamaları görmezden gelmeyi, duymamayı tercih ediyor. Daha da vahimi, iktidarın çevresinde kümelenen ulusalcı, Kürt haklarına karşıt, Türk milliyetçisi siyasetçiler ve kalemşörlerin; muhalif ya da yandaş bazı gazetecilerin “zaferden dönmüş komutan” edasıyla Kürtlere ait ne varsa ellerinden alınması ve ölüme mahkûm edilmesi çağrıları yapan söylemleri, birlikte yaşamı imkânsızlaştırma tehdidini aşan bir noktaya ulaşmış durumda.
Kürt düşmanlığının, yüz yıl sonra yeniden bir siyasal varoluş zemini haline getirilme heyecanı açıkça hissediliyor. Ankara ile Diyarbakır arasındaki öncelik ve duygu farkı artık sürdürülebilir sınırları aşmış, yeni çözüm sürecinin gelişim zeminini tahrip eden bir hâl almıştır.
Oysa yeni çözüm sürecinin Suriye krizini aşabilmesi ve barışa yeniden bir yol açabilmesi için bu yarılmanın onarılması şarttır. Aynı duyguyu paylaşmayan, aynı heyecanı duymayan toplumlar aynı hedefe odaklanamaz.
Kürtlerde Ankara Algısı
Suriye krizi sonrasında Kürt kadınlarının onurlarını ve kimliklerini savunmak amacıyla başlattıkları saç örme eylemi, bu yarılmanın görünür hale geldiği anlardan biri oldu. Kadın duyarlılığının 8 Mart Dünya Kadınlar Günü düzeyine ulaşmasını bir kenara bırakalım; dünyanın dört bir yanında ayağa kalkan Kürt kadınlarıyla gözle görülür bir dayanışmanın dahi ortaya çıkmaması dikkat çekiciydi.
Bu atmosferde, Suriye krizinin Kürt kamuoyundaki yansımalarını ölçmek amacıyla Diyarbakır merkezli SAMER Saha Araştırmaları Merkezi tarafından 16–19 Ocak 2026 tarihleri arasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’ndeki 16 ilde kapsamlı bir saha araştırması gerçekleştirildi. 1507 kişiyle yüz yüze görüşme yöntemiyle yapılan çalışma, tablonun bir yönünü net biçimde ortaya koydu.
Araştırmaya göre, Halep’te ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı mahallelere yönelik saldırılar karşısında Ankara’nın tutumunu olumlu bulan Kürt seçmenlerin oranı yalnızca yüzde 15,5’te kaldı. Bu veri, söz konusu yarılmanın ve güvensizliğin boyutlarını fazlasıyla anlatıyor.
Ankara’da ise sürecin bundan sonraki seyrinin, istihbarat kaynaklı medya ilişkileri ve toplumsal algı yönetimiyle “idare edilebileceği” düşüncesinin hâkim olduğu anlaşılıyor. Bu sadece araştırma bölgesiyle sınırlı algı veya yaklaşım olmadığı çok açık.
Oysa ortaya çıkan bu toplumsal tablo —yarılma ve derinleşen güvensizlik— bugün aşılması gereken en acil sorun olarak karşımızda duruyor. Ateşle oynamanın kimseye faydası yok.



























Yorum Yazın