Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mevcut kabinesinde kültürel kimliğinin en güçlü ideolojik taşıyıcısı kuşkusuz Yusuf Tekin’dir. Bu açıdan Tekin’in Milli Eğitim Bakanı olması anlamlı bir tercihtir.
Kendisi de bunun hakkını fazlasıyla veriyor.
Ramazana ayının başlamasında bir hafta kadar önce Milli Eğitim bakanlı olarak okullara yolladığı
“Maarifin Kalbinde Ramazan”başlıklı genelge eğitimin içeriği kadar gündelik uygulamaların da adım adım nasıl dinselleştirildiğini göstermesi açısından çok semboliktir.
Bu genelge sadece ortaokul ve lise için değil ilköğretim hatta okul öncesini de kapsıyor.
Bu genelge kapsamında öğrencilerden talep edilenler (mesela iftarda sırasında çekilecek fotoğraf) ve önerilen etkinlikler tam anlamıyla eğitimdeki dönüşümün fotoğrafıdır.
Bakan bu genelgeye yönelik eleştirileri “gerici”lik olarak tanımlanıyor.
Oysa değil. Bunun temel nedeni eğitim başta olmak üzere kamusal alanda iktidarın hayata geçirdiği yapısal ve kurumsal dönüşümler toplumsal taleplerin değil; iktidarın ideolojik ajandası, devletin onayı ile toplumsal mühendislik olarak yukarıdan aşağıya hayata geçirilmesidir.
Dahası bu dönüşüm, her yıl adım adım alanı genişleyerek hayatımızın bir parçası olmaya, çocuklar üzerinden aileleri de dönüştürmeye adaydır.
Kuşkusuz eğitim –ve daha pek çok alanda- iktidar yukarıdan aşağıya bir toplumsal mühendislik –evet, MHP’ye rağmen- yürütüyor. Bunun için de iktidar olmanın verdiği güç ve imkanları sonuna kadar kullanıyor.
HER ALANDA AYNI PRATİK
Dün Cumhuriyet Gazetesi’nde Barış Terkoğlu önemli bir yazıyazdı.
Şu satırları o yazıdan.
“Tevfik Fikret Okulları... İzmir’de çoğunlukla orta sınıf ailelerin çocuklarını gönderdiği meşhur bir okul. İlkokulu, ortaokulu, lisesi var. Cuma günü okulda sıradışı bir olay yaşandı. Anlatılana göre, okula gelen müfettişler ilkokul dördüncü sınıftan liseye kadar her sınıftan ikişer öğrenci seçti. Çocuklar sırayla kütüphaneye götürüldü. Müfettişler çocuklara üçer soru sordu: “Din dersinde ders işleniyor mu”, “Din yerine başka bir ders yapılıyor mu”... En ilginci; “Derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu” diye sordu... Kimilerine “Din deyince ne anlıyorsun” diye de soruldu. Çocukların yaşları küçüldükçe kafaları karıştı. Elbette kaygılandılar, korktular. Dahası... İfadeleri alındıktan sonra kimlik numaraları ve imzaları alındı. 9 yaşındaki çocuklar hayatlarında ilk kez imza attı.”
Sorulan soruları bir kez daha yazalım;
- “Din dersinde ders işleniyor mu”,
- “Din yerine başka bir ders yapılıyor mu”
- “Derste cumhurbaşkanına hakaret ediliyor mu”
Kimilerine “Din deyince ne anlıyorsun” diye de sorulmuş.
Dün sosyal medyada pek çok velinin yaptığı paylaşımlardan, Terkoğlu’nun paylaştığı örneğin münferit olmayabileceğini gördük.
Tüm bu uygulamaların Anayasa’nın 2. Maddesi’nde yer alan devletin “laik”lik nosyonuna aykırı olduğu çok açıktır.
Bütün bunların bir toplumsal mühendislik olarak hayata geçiren iktidar bloku, çok değil çeyrek yüzyıl önce başörtüsünün üniversitelerde “türban” olarak yasak olmasını uzun yıllar bir mağduruiyet aracı olarak kullandı.
18 yaşından büyük ve kişisel tercihleri ile başörtüsü takanların üniversitelere alınmaması ne kadar Anayasa ve yasalara aykırı idiyse bugün ilkokul öncesine kadara inen eğitimin içeriğinin dinselleştirilmesi de o kadar aykırıdır.
Yani otoriter zihniyet içinden tanımlanan laiklik –ki laikçilik- ne kadar yanlış ise bugünkü iktidarın kamusal alanda farklı kültürel kimlikleri yok sayarak tek tipleştirme girişimi de o kadar yanlıştır.
Bunlar özü otoriter olan bir anlayışın birbirini tamamlayan iki kültürel yüzüdür.
O yüzden -pek çok kavram gibi- laikliği demokrat zihniyetten tanımlamak ve pratiğini hayata geçirmek durumundayız.
Ancak bunu yapabilenin yolu, bugünkü uygulamalar kadar önceki laikçi uygulamaları da mesafe almakla mümkündür.
O yüzden cevap aramamız gereken soru olmalı; “Türkiye laik oldu mu?”
TÜRKİYE GERÇEKTEN ‘LAİK’ OLDU MU?
Türkiye’de laiklik dendiğinde, en genel geçer tanımıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlandı.
Oysa laiklik, aynı zamanda devletin, toplumda var olan tüm dini ve ladini kurum ve gruplara yani tüm inanç ve inançsızlıklara eşit mesafede durmasını da zorunlu kılar.
Türkiye uzun yıllar “laik” bir ülke olarak anıldı.
1980 ve 2010’lara AK Parti’nin siyasi öncülü muhafazakâr siyasi partiler yükselmeye başlamasıyla “laiklik elden gidiyor”, bu hareketlerin iktidar olması ile birlikte de, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganlarını duyduk.
Sonuç?
Sonuç, bakanlığın yayınladığı genelge ve Terkoğlu’nun yazısında paylaştığı.
Bu açıdan laiklik konusunda bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Özellikle içinde olduğumuz seküler kesimin.
Türkiye evrensel ölçülerde hiçbir zaman laik ülke olmadı. Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) varlığı ve yapısı bile bu tespit için yeterlidir.
Bugün olduğu gibi geçmişte de iktidar/devlet, DİB üzerinden tercih ettiği bir din yorumunu “biricikleştirip”, bunu tek İslami yorum ilan ederek, topluma bu empoze edilmiştir. Gerekçesi, koşulları ne olursa olsun bu da bir toplumsal mühendisliktir.
İHTİYACIMIZ DEMOKRAT BİR LAİKLİK
Bu haliyle DİB, varlığı ve üstlendiği fonksiyonu itibariyle laikliğin bir teminatı değil devletin tercih ettiği dini yorumun topluma taşınmasının temel aracı olmuştur.
Bugün DİB, kuruluşuyla tanımlanan kurumsal işlevini daha güçlü savunur hale gelmiş, görünürlük ve etkisini daha da attırmıştır.
Oysa olması gereken devletin, bir dini yorumu sahiplenip, topluma onu empoze etmesi değil toplumda var olan dini grup, cemaat, tarikat ve ladini gruplara eşit mesafede durmasıdır.
Bu yüzden önceliğimiz devletin evrensel ölçülerde laik olmasını sağlamak olmalı.
Demokrat zihniyetten meşruiyetini alacak laiklik, toplumdaki farklı inançların hak ve özgürlüklerini koruma hakkı ve bunları sağlayabilmek için tarafsız bir devlete ihtiyaç duyar. Böyle bir ortam, farklı inançları ortak kamu sahasından soyutlamak yerine farklı inançların bir arada yaşamasına imkan yaratır.
Kısaca demokrat zihniyetten gidersek laiklik tanımı dörtlü bir işlev yüklenmek durumundadır;
1. Din, devlet işlerinin ayrılması,
2. Devletin var olan tüm dinsel duyarlılıklara eşit uzaklıkta olması,
3. Farklı dinsel duyarlılıkların kamusal alanda kendilerini ifade edebilmelerinin yasal güvencesini sağlamak ve
4. Devletin yükleneceği hakemlik müessesinin var olan eşitsizlikleri de göz önüne alarak güç ilişkileri karşısında zayıf olanı, güçlülere karşı koruyan bir işlevi yerine getirmesi ile mümkündür.
Bugün Türkiye’de tüm toplumsal kesimlerin din ve vicdan özgürlüğünün teminatı evrensel ölçülerde laik bir devletten geçmektedir. Sadece anayasasında laik yazan değil bizatihi laik olan bir devlette.
SESSİZLİK MUHAFAZAKÂRLARA KÖTÜLÜKTÜR
Eğitim dahil olmak üzere kamusal alanda yaşanan bu toplumsal mühendisliğe sessiz kalmak siyasetçilerin siyasetsizliğinden kaynaklanıyordur. Muhafazakâr seçmeni kaybetmeme kaygısı taşıyan bu tepkisizliği başka mazeretler öne sürerek meşrulaştırmak da bizatihi muhafazakârlara kötülüktür.
Çünkü, Türkiye’de tüm kesimlerin din ve vicdan özgürlüğünün teminatı kabul edelim ki laik bir devletten geçmektedir.
Sadece anayasasında laik yazan değil bizatihi laik olan bir devletten.




























Yorum Yazın