Meclis Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunun açıklandığı gün Dem Parti İmralı Heyetinin açıklamasında anlıyoruz ki, süreç esas olarak Öcalan ile planlandığı gibi yürütülüyor. Hafta sonu yaptığı açıklamadaki eleştiriden anlaşılan ise KCK rapora mesafeli bir duruş içinde olduğu.
Komisyon raporu son halini ve komisyon üyelerinin son oturumdaki konuşmalarını okuyunca ben yirmi yıl öncesine gittim.
“Büyük devlet: Hatalarıyla yüzleşen ve özür dileyen devlettir”. Bu sözün sahibi dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. Tarih: 12 Ağustos 2005. Yer: Diyarbakır TOKİ konutlarının teslim töreni.
Bu konuşmadan iki gün önce, 10 Ağustos’ta Başbakanlık binasında; 15 Haziran 2005’te 150 imzayla “Kürt sorununda barış” çağrısı yapan aydınlardan oluşan girişimin 10 temsilcisiyle yaptığı toplantıda da şu sözleri söylemişti: “Kürt sorunu benim de sorunumdur; anayasal ve yasal çerçevede bu sorunu çözeceğiz.” Kamuoyu, bir başbakandan bu açıklığı ilk kez duyuyordu.
Türkiye sonrasında çok ağır süreçler yaşadı. Ülkede pek çok şey değişti; iktidar partisi değişmedi ama parti büyük ölçüde dönüştü.
Neredeyse yirmi bir yıl sonra bu sözleri neden hatırladım? Çünkü bir hafta önce yayımlanan TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu bu soruyu yeniden gündeme getirdi.
Komisyon raporu, yürütmeye; kendini feshettiğini açıklayan, silah bırakan ve demokratik toplumsal yaşama katılma iradesi beyan eden PKK üye ve yöneticilerine yönelik, af niteliği taşımayan müstakil ve geçici yasal düzenlemeler öneriyor. Altı maddelik bu çerçeve, açıkça PKK’nin silahsızlandırılması sürecine ilişkin, entegrasyon hedefli ve sınırlı bir yasal düzenleme taslağı niteliğinde.
Tartışma götürmeyen husus, bu düzenlemenin PKK’liler ve ana akım Kürt siyaseti mensuplarına yönelik olduğudur. Zaten farklı bir şey beklenmiyordu. Bunların bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor.
Ancak raporda, Kürt çatışmasının ve savaşının sonuçlarını tümden tek taraflı ele alınmış. Kürtlerin güvenlik bürokrasisi ile resmi ve gayriresmî devlet güçleri kaynaklı mağduriyetlerinden tek kelime dahi söz edilmemektedir.
Yakılan onlarca köy, sayısız katliam, binlerce faili meçhul cinayet, zorla yerinden edilmeler, sürgündeki (Mahmur Kampı’ndaki) Kürtler, barış talep ettikleri için görevlerinden uzaklaştırılan akademisyenler, malına mülküne el konulan insanlar… Bunlar yok sayılarak toplumsallaşma nasıl sağlanacak? Kardeşleşme ve dayanışma nasıl mümkün olacak?
Farklılıklarımızla birlikte yaşamanın, geçmişin acılarını görmeden mümkün olmayacağını bu toprakların insanları kendi tecrübelerinden biliyor olmalı.
Evet, bugün PKK’nin silahsızlanmasına ilişkin yasal altyapının oluşturulması öncelikli bir meseledir. Bu yolda ilerlemek gerekiyor. Yarım asrı aşan silahlı çatışma dönemini ve bir asırlık isyanlar tarihini geride bırakmaya çalıştığımız bir eşikteyiz. Ancak Komisyon’un, devlet adına suç işlemiş olanları araştırma ihtiyacını dahi gündemine almamış olması, kendi çalışmasını ciddiyetle değerlendirmediği izlenimini vermektedir.
Oysa yedi aylık çalışma sürecinde yapılan dinlemelerin önemli bir bölümünde Kürtlerin yaşadığı mağduriyetler, hukuksuzluklar ve ayrımcılıklar açıkça dile getirilmiş; bu durum tutanaklara da yansımıştır. Buna rağmen raporda yok sayılması başka türlü izah edilemez.
Bu tutum, Kürtlere karşı işlenen suçların örtük biçimde normalleştirilmesidir. Kürtler söz konusu olduğunda, insanlığa karşı suçlar kategorisine girebilecek fiiller bakımından dahi cezasızlık ve zaman aşımı uygulamasının sürdürülmesidir.
Nitekim son toplantıda CHP milletvekili Türkan Elçi’nin yaptığı uyarı ve Sezgin Tanrıkulu’nun şu makul önerisi dahi kabul edilmemiştir:
“Faili meçhul cinayetler başta olmak üzere, bu meseleden kaynaklı adalet arayışlarında zaman aşımı ve diğer nedenlerden doğan cezasızlık olgusunun ortadan kaldırılması için gerekli tedbirlerin alınması önerilmektedir.”
Bu cümlenin rapora eklenmemesi, raporun esas sahipleri olan AK Parti–MHP çoğunluğunun yaklaşımını göstermektedir. Komisyon üyelerinin çoğunun kerhen kabul ettiğini gösteren acayip bir durumdur.
Terörsüz Türkiye mi, Adaletsiz Türkiye mi?
Bu durum, PKK’nin silahsızlandırılması sürecini zorlaştırabilecek en temel sorunlardan biridir. Adaletsizliğin ve hukuksuzluğun adını koymadan ilerlemek, Kürt sorununun bütün boyutlarıyla kabul edilmediğini gösterir. Bu da kök nedenlerin sürmesi ve ileride yeni çatışma ihtimallerinin canlı kalması anlamına gelir. İstikrarsızlığa ve çözümsüzlüğe davetiye çıkarmaktır.
İktidarın “Terörsüz Türkiye” politikasının barış ve demokrasiye açılan bir pencere olarak tasarlanmadığı anlaşılmaktadır. Devlet projesi olarak sürdürüldüğü iddia edilen bu süreçte, savaş ve çatışma mağdurlarının bir kısmının yaraları kanamaya devam ediyorsa; ayrımcılık derinleşiyorsa, bunun adı bütünleşme süreci olamaz.
Türkiye, Kürt sorununda silahlı çatışma dönemini tarihe gömmek istiyorsa, raporun altıncı maddesinde yer alan düzenlemelerle yetinemez; Kürtlerin yaşadığı mağduriyetleri gören, kavrayan ve telafi etmeyi amaçlayan bir yaklaşım geliştirmek zorundadır.
Katliamlar hiçbir toplumda unutulmaz. Cezasızlığın hâkim olduğu toplumlarda dayanışma, birlikte yaşam ve bütünleşme nesiller alır. Hele kardeşleşme neredeyse imkânsızlaşır.
Kürt–Türk kardeşliğinden söz eden bir raporun, iki taraftan birinin yaşadıklarını yok sayması çalışmanın sahiciliğini zedeler. Üstelik sorunun adın hala doğru tanımlanmaması ve oylama öncesi konuşan komisyon üyelerinin birçoğunun raporu eleştirmiş olması da bu sahicilik sorununu daha da derinleştirmiştir.
Entegrasyon sürecinin nasıl ve ne zaman hayata geçirileceğine dair ciddi sorular zaten ortadayken, bir de adalet meselesinin ötelenmesi gibi ağır bir sorun eklenmiştir.
Cumartesi Anneleri’nin, Türkan Elçi’lerin rızasını almayan bir entegrasyon süreci teknik olarak ilerleyebilir; ancak Türkiye’nin yarası kanamaya devam eder.
Bu topraklarda siyasi olarak Kürtlere karşı suç işlemişlerin hakkıyla yargılanmaları ve cezalandırılmaları vaki değildir. Aksine çoğu ödüllendirilmiştir. Kentlerin, sokakların, meydanların isminde yaşatılıyorlar. Ama bugün olduğu gibi her dönemde Kürtler ülkenin dört bir yanında cezaevlerinde kendilerine tahsis edilen yerlerde varoluş direnci sergilemişlerdir.
Bu nedenlerle 20 yıllık AK Parti dönemine, dönüp bir bakmak bile insanı bu konuda tek başına aydınlatır.




























Yorum Yazın