‘Bilmiyordum’dan ‘Herkes Bilsin’e: Masumiyet Müzesi
Orhan Pamuk romanlarıyla erken yaşlarda tanışmıştım. Birçoğundan ayrı ayrı keyif aldığım bu romanlar bana başka hayatlara tanıklık etme fırsatı tanıdı… Masumiyet Müzesi de o romanlarla ilk karşılaşmalarımdan biriydi. İlk okuduğumda roman bana, takıntılı aşka sahip bir adamın hikâyesi gibi görünmüştü. Tıpkı bugün kamuoyunu meşgul ettiği gibi: Kemal Basmacı karakteri canavar mıydı, masum muydu, âşık mıydı, yoksa yalnızca saplantılarının içinde kaybolmuş bir adam mıydı?
Bu soruların elbette bir cazibesi var. İnsanı ahlakî bir yargıya çağırıyorlar. Modern toplum, her şey üstünde tahakküm kurma ihtiyacının bir parçası olarak, aşık olma biçimlerimizi de kontrol etmek istiyor. Hep beraber Kemal Basmacı’yı yargılıyoruz. Oysa bu yazıda -artık ne kadar mümkünse- Kemal karakteriyle ilgili hükümde bulunmayıp romanın kendisine, Masumiyet Müzesi’ne yönelmek istiyorum.
Yıllar sonra romanı tekrar okuduğumda ve bugünlerde de diziye uyarlanmış enfes halini izlediğimde, yalnızca bir aşkın değil, arkaplanda 1970’lerin İstanbul’unun, Nişantaşı burjuvazisinin kapalı ve düzenli dünyasının, gündelik hayatın sıradan eşyalarının da ustalıkla anlatıldığının da tekrar farkına varmış oldum. Roman, bir yandan Kemal ile Füsun arasındaki ilişkiyi anlatırken, öte yandan bir dönemin ruhunu saklıyordu.
Peki bütün bunların ortasında Masumiyet Müzesi’nin meselesi neydi? Aşk mıydı? Masumiyet mi? Sınıf mı? Yoksa Kemal’in yaşadığı ve ancak her şey olup bittikten sonra adını koyabildiği o duygu mu? Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı’da bahsettiği gibi, her romanın bir merkezi varsa, Masumiyet Müzesi’nin merkezi nerede duruyordu?
Bu yazıda, romancı Orhan Pamuk’u, edebiyat profesörü Pamuk’un işaret ettiği o “merkez” kavramının izini sürerek yeniden okumayı deneyeceğim.
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diyerek başlayan ve “herkes bilsin, mutlu bir hayat yaşadım” diye biten bir romanın merkezinin mutluluk olduğu düşünülebilir. Üstelik Kemal’in annesinin Füsun için kurduğu ilk cümle de bunu çağrıştırır: “Onunla mutlu olacak olsaydın daha önce olurdun.” Kemal’in, hem Sibel’le hem Füsun’la birlikteyken sözünü ettiği “ahlak dışı erkek mutluluğu” bu fikri besler.
Romanda mutluluğa sık sık atıf yapılır; fakat mutluluğun bilinmesine neredeyse yalnızca ilk ve son cümlelerde değinilir. Bu da Kemal’in mutlulukla ilişkisinin yalnızca onu yaşamaktan ibaret olmadığını düşündürüyor. Yaşadığı şeyi bilmek ve ilan etmek, en az yaşamak kadar önemli görünür. O halde soruyu başka türlü sormak gerekir: Kemal mutluluğu gerçekten keşfetmek mi istiyordu, yoksa utanç ve takıntılarla dolu hayatını sonradan “mutluydum” diye duyurarak anlamlı kılmak mı? Fark etmeyle başlayan roman, ilan ederek bitiyordu.
Fark etmek ile ilan etmek arasında epey tuhaf bir mesafe var. Fark etmek genellikle iç dünyada yaşanır; insan yaşadığı bir anın kıymetini o anın içindeyken değil, geriye dönüp baktığında anlar. İlan etmek ise daha yüksek seslidir; herkesin duymasını ister. Bu ilanı kişisel bir duyurudan çok, sınıfına sesleniş olarak da okuyabiliriz.
Kemal Basmacı için fark edilen an hem kendi sınıfının – Nişantaşı burjuvazisinin- gereklerini yerine getirirken, hem de kurallarını gizlice ihlal edebildiği kısa bir zaman diliminin doyasıya keyfini sürdüğü eşik anı olabilirdi. İlan edilen “mutlu hayat” ise belki de bütün ikazlara rağmen yürüdüğü yolu savunma ihtiyacıdır. Mutluluk, bu anlamda, yalnızca bir duygu değil; sınıfıyla kurduğu oldukça gerilimli bir ilişkinin nişanesi haline gelmiş olabilir.
İlan etmenin pek çok yolu var: hatırat yazmak, eşe dosta anlatmak ya da hikâyede kendisini tenkit eden bir köşe yazısına cevap vermek… Kemal Basmacı ise bunların hiçbirini seçmez. O, yaşadığı hayatı bir müzeye dönüştürmeyi ve o müzenin hikâyesini de bir romancıya —üstelik romanın içinde bir karakter olarak beliren Orhan Pamuk’a— yazdırmayı ister. Müze, Füsun’u anımsatan gündelik eşyalarla dolacaktır. Kemal, takıntılarını ve utanç anlarını saklamak yerine vitrinin içine yerleştirir; onları gizlemek değil, görünür kılmak ister.
Mutlu olduğunu ilan ettiği, üstelik utançlarla dolu bir hayatın sergilendiği müzenin adının “masumiyet” olması, romanın en çarpıcı tercihlerinden biri. Kemal Basmacı, kendi hayatını bütün çıplaklığıyla vitrine yerleştirirken, kendisinin de, Füsun’un da, Füsun’a olan aşkının da masum olduğunu ima eder. Ancak bu masumiyet iddiası ister istemez başka bir soruya davetiye çıkarır: Eğer herkes masumsa, o halde suç ve günah nerede durmaktadır? Belki de roman, suçu tek bir kişide değil, insanların içinde yaşadıkları düzenin, kültürün, alışkanlıkların ve beklentilerin içinde aramayı öneriyordur.
Başa dönelim… Mutluluk, fark etmek, ilan etmek, masumiyet kavramları etrafında dönen romanın merkezi neydi? Kemal, romanın başında ilan edemediği Füsun’la ilişkisini Füsun’un ölümünden sonra ilan etmesi miydi? Bu ilan geç fark etmenin bir sonucu muydu? Ya da her şey bittikten sonra sınıfına tekrar bir meydan okuması mıydı?
Belki de romanın merkezi, bu ihtimallerden sadece biri değildir. Kemal’in ilanı bir aşkın duyurusu olmaktan çok, yaşadığı hayatın anlamını geriye dönük olarak kurma çabasıdır. Füsun hayattayken iki aile ve bir şoför arasında kalan ilişki, ölümden sonra görünür kılınır. Çünkü artık kaybedilecek bir itibar, korunacak bir düzen kalmamıştır. Bu ilan, bir başkaldırıdan ziyade, geç kalmış bir sahipleniş gibidir. Kemal’in “herkes bilsin” deyişi, belki de en çok kendisine yöneliktir.
Romanın başındaki “bilmiyordum” ile sonundaki “herkes bilsin” arasındaki mesafe tam da burada kapanır: Yaşanmış ama adı konulamamış bir hayat, müze ve roman aracılığıyla adlandırılır, çerçevelenir ve masumiyet başlığı altında korunur.




























Yorum Yazın