Son dönemde merkezinde Habertürk eski Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un olduğu gelişmeleri izliyoruz.
Ortaya çıkanlara şaşıranlar en çok da; gelişmelerin merkezinde olanların “muhafazakâr” kimliklerine bakıp, geldikleri aileleri, okudukları okulları vs öğrendiklerinde bu çelişkiyi yaşıyorlar.
Bu da çok doğal.
Sonuçta, sadece 23 yıldır iktidar olan AKP değil, onun öncüsü olan muhafazakâr partiler kendilerini, kimliklerinin mütemmim cüzü olarak “ahlak” ile tanımladılar.
Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanlık döneminden dillendirdiği “dindar nesil” hayali de esas olarak, yapısal olarak dönüştürülen eğitim aracılığıyla hedefleniyordu.
Son dönemde ortaya çıkanlar bu kesimin her iki alanda da iyi bir sınav vermediğini gösterdi.
Büyük fotoğrafa bakıldığında eğitim sistemi değişti ama iktidarın eğitimle beklediği hedefe tam olarak ulaştığını söylemek mümkün değil.
Bunun temel nedeni; 1990’larla 2000’li yıllar arasındaki farktır. 2000’li yıllardaki eğitimle dönüşmesi beklenen eğitilenlerin dönüşümü, içinde oldukları ortamlar, gördüğü hayatlar, deneyimledikleri, artan teknolojik uyaranlar ile çok daha zor. Çünkü bu kuşaklar onlara sunulandan daha fazlasını gündelik hayatın pratikleri içinde bizatihi deneyimliyorlar. Bunu pek çok araştırmada görüyoruz. Hayatın gençlere sunduğu gerçekler, iktidarın hayallerini boşa çıkaracak nitelikte.
Diğer yandan bu tespitimi genellemek de istemem. Sonuçta değişen eğitim sistemi, kimi toplumsal kesimler ve bölgelerde sosyal mobilizasyonu ortadan kaldırdı. Gençlerin ancak ailelerinin sahip olduklarını koruyarak o standarda mahkûm kalmalarını sağladı. Gençlere dünya ile rekabet edecek standartta eğitim verilmemesi, lise ya da üniversite mezunu olunsa da vasıfsız ve mesleksiz olarak hayata başlanması toplumu dönüştürmek için kullanılan bu eğitim sisteminin sonucudur.
Eğitim ve gençlikle ilgili bu geniş parantezi şimdilik kapatayım.
GEZİ MUHAFAZAKÂR MEDYAYI NASIL ETKİLEDİ?
Bunun temel nedeni Ersoy tartışmasının eğitimle ilgisinin “sınırlı” olmasındadır.
Gündelik hayatımızdaki pek çok tartışma gibi Ersoy özelinde ortaya çıkan, işin kriminal taraflarını bir kenara bıraktığımızda esas olarak siyasaldır. Medyanın dönüşümü ve medya sahipliği ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin anormalliğindedir.
Biraz geriye Gezi günleri dönemine gidelim.
Gezi öncesinde kimi muhafazakâr medya gruplarının hem kendi aralarındaki ilişkiler hem de iktidar arasında ilişkileri göreli olarak daha özerkti. Bu durum, onlar için kısmi özgürlük ve özerklik demekti.
Ancak Gezi ile birlikte bu değişti. İktidara yakın medya grubu dışında kalan muhafazakâr medya grupları, aralarında var olan tüm farklılıklarını “gönüllü” olarak törpüleyerek bir bütün halinde iktidar medyasına dönüştüler. Bu törpüleme sadece gazete köşelerinde, TV programlarında dışardan yazı yazan, program yapan veya konuk olan çoğulculuğun sona erdirilmesi ile değil; aynı zamanda gazete ve TV’lerin mutfaklarında olan çoğulculuğun da sistematik olarak homojenize edilmesi ile gerçekleşti.
Sonuçta tüm bu medya grupları temelde TV’lerine, gazetelerine “iktidar ne düşünür” diye sormaya ve iktidar adına düşünmeye ve ona uygun gazetecilik yapmaya başladılar. Bu süreç, medyanın iktidara tam teslimiyeti ile son buldu.
Elbette bu medya grupları bu gönüllü kulluklarının ödülünü hem siyasi hem de ekonomik olarak aldılar. Buna imkan sağlayan ise devletçilik yani devletin rant yaratması ve bu rantı kendine yakın kesimlere dağıtması oldu.
Bugün konvansiyonel medya başta olmak üzere medyanın yüzde 95’inden fazlasının–bence 97 ya da 98 dememek için bir neden yok- iktidarın kontrolünde olduğu bir yapı var.
DEMİRÖREN GRUBU’NDAKİ ARAYIŞIN ANLAMI NE?
Bütün bu yapı içinde toplumsal tepkileri ve toplumun tüketimden gelen gücünü dikkat alan ve medya içinde “tarafsızlık” ve “özgürlük” adacıkları olarak tanımlayabileceğim köşeleri, programları görme imkanımız yok değil. Ama sorun, bunların etkisinin sıfıra yakın olması.
Bana öyle geliyor ki, son günlerde Demirören Grubu’nun iki sembolik ismi Ahmet Hakan ve Hande Fırat’ın başlattığı tartışma da özü itibariyle bu yönde bir “tarafsızlık” ve “özgürlük” adası diyebileceğimiz program yaratma çabası olarak görünüyor. Acaba neden böyle bir ihtiyaç hissettiler?
Eğer bu konuda daha önce yazdığım yazıda ifade ettiğim gibi bu tür tartışmaların makyajdan seferberliğe dönüşmesi mevcut koşullarda çok kolay değildir.
Burada mesele AKP’li vekillerin iktidara yakın tartışma programlarına çıkmasını aşmaktadır. Bu programlara sadece AKP’li vekiller değil, iktidara eleştirel bakan gazetecilerin katılması; aynı anda vekillerin, bakanların ve iktidarı destekleyen gazetecilerin iktidara eleştirel bakan kanallara da konuk olmaları medyada gerçek ve samimi bir dönüşümün gerçekleşmesinde ilk adımlar olacaktır.
YENİ SİSTEM İLE ORTAYA ÇIKAN…
Yazıya Mehmet Akif Ersoy ile başladık onunla bitirelim.
Medyanın Gezi süreciyle birlikte homojenize olması ne kadar gerçek bir durum ise 2018’de hayatımıza giren Türk Tipi Alaturka Başkanlık Sistemi ile iktidar bloku içinde farklı farklı “güç odakları” oluşmaya başlamış olması da bir o kadar gerçek görünüyor.
Bu güç odakları temelde, iktidar olma gücünü kullanan ve birbiri ile bir araya gelmesi zor görülen siyasetçi-bürokrat-medya-iş dünyası-hukuk gibi çoğaltabileceğimiz pek çok farklı alandan isimlerin ilişkiler ağına ve maddi/manevi çıkar ortaklığına dayanmaktadır. Ersoy olayına biraz da bu gözle bakmakta yarar var.
Son dönemde ortaya çıkan bu güç blokları arasında bir gerilim var. Bunu sadece AKP içi gerilimle açıklamak kolaycılık olur. Bence önümüzdeki günlerde odaklar arasında bir uzlaşma sağlanamazsa daha kapsamlı bir mücadele/değişim sürecine girebiliriz.
Şu çok açık bu tartışma, sadece yasak madde kullanımı, gayri ahlaki ilişkilerle sınırlı değildir.
Peki temizlik mümkün mü?
Mümkün ama bunun ilk şartı mevcut sistemin demokrasi ve hukuk ekseninden sistemsel dönüşümdür.

























Yorum Yazın