Küçükken hep ölüme yakın duran İstanbul Fatih’teki bazı dükkânların camında “kefen bulunur” yazısını görürdüm. Katlanmış beyaz örtüler, ölümün dükkânda satılan haliydi. Ölüm modern hayatta şehir merkezlerinden çoğunlukla sürgün edilmiş durumda; İstanbul da artık ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Fatih’in kadim hali buna yenilmeyen ender bölgesi İstanbul’un.
Bugünlerde ölenler için yakınları kefen aranmıyor; devlet ya da belediyeler yıkama ve kefenlemeyi ücretsiz yapıyor. “Kefen parası” deyimi geçmişte kaldı. Bazı mezarlar çok pahalı olsa da devletin gösterdiği yerde son uykuyu okumak bedava. Hatta memlekete son yolculuk imkanı bile var. Cenaze araçları Mercedes. Giderayak biniyorsunuz.
2024 yapımı David Cronenberg’in The Shrouds (Kefenler) filminde ise kefen bambaşka bir şeye dönüşüyor (https://www.beyazperde.com/filmler/film-290064/)
Bizim bildiğimiz, ölüyle birlikte toprağa karışan beyaz bez değil; çürüyen, yok olan bedeni yakınlarına canlı yayınla gösteren, kamera işlevli teknolojik bir örtü.
Ölüme dair yas halinin iyileşmesi için ihtiyaç duyulan Kabirden canlı yayın ise -ki filmin ana karakteri için durum bu- Cronenberg’in hayalgücü bunu tam da gözümüzün içine sokuyor.
Tabii ki insanlığın mumyalayarak ölüleri aralarında tutma çabası çok daha eski. Bu defa mumyalama yöntemi ile değil doğal biçimde çürüyen bedenin teknolojinin imkanları kullanılarak göz önüne serilmesi ile ölümle olan ilişkinin kopmaması hedefleniyor
Cronenberg’in The Fly’dan beri dönüp dolaşıp geldiği body horror evreninin yeni bir halkası bir taraftan bu film. Görsel eziyet, cinsellik ve estetikle harmanlanmış, komplo teorileriyle cilalanmış bu hikâyenin özünde yasla başa çıkma çabası var. Birkaç yıl önce derinden bağlı olduğu kendi eşini de kaybeden yönetmenin kendi yasını bu distopik hikayeyeyle temize çektiği hissediliyor.
Paralel bir başka hikâye ise altı bölümlük Alman dizisi Das letzte Wort’ta (Son Söz) (https://www.youtube.com/watch?v=gKkxO0Z7H0A).
Six Feet Under’dan sonra cenaze levazımatçısı bir aileye odaklanan ikinci dizi. Alman soğukluğunu kanıtlar gibi Six Feet Under’a görünür tek bir selam bile yok.
Ölüyü yolculuğa hazırlamak ve külleri mezara taşımak işi Almanya’da bu “Levazımatçılara” ait. Filmin odaklandığı ve neredeyse yüzyıldır bu işi yapan aile kapitalist rekabete yenilmek üzere; işleri bozuk. İşte tam o anda dizinin diğer ailesi yani babalarını kaybeden çekirdek aile ile yolları kesişiyor.
6 bölümlük kompakt dizi çiftin 25 evlilik yıldönümü partisinde ansızın kapıyı çalan ölümle açılıyor. Dul kalan Karla son yolculuk için ekonomik zorlukla boğuşan levazımatçıları tercih ediyor. Hikaye çoğunlukla komik ve dramatik geçişlerle evriliyor. Karla’nın eşinin gölgesinde geçen uzun yıllar sonunda hayatla birebir mücadele etme aşamasına geçişine şahit oluyor. Olayların gelişimi geçim derdi kaygısıyla da birleşince eski bir aile işletmesi olan cenaze levazımatçısının yanında “son söz” konuşmacısı oluyor. Son söz konuşması ölüye veda buluşmasında mezarlığa komşu kilisedeki törenin son aşamasını oluşturuyor. Ve bu işi de eğer talep edilirse cenaze düzenleyici üstleniyor.
Özetle Berlin’de ölünce tüm masraflar yakınlara ait. Almanya bizi kıskanıyor yani. Her ölümde yakınları kendi başının çaresine bakmalı.
Son Berlin gezisinde dolaştığım dünya güzeli mezarlıktaki küçük mezarların sırrını da öğreniyorum. Bedenler olmasa da küller mezarlığa gömülüyor. Ölen sevdiği kıyafetle krematoryuma yollanıyor, külleri küçük mezarlara gömüyorlar. Bütün bunlara rağmen eğlenceli dizide korku yok, bolca mizah var.
Dul kalan eşin levazımatçı dükkanına konuşmacı olarak eklemlendiği hikaye ailenin diğer bireylerinin hayatla ilişkileri yanında dükkana gelen başka ölü yakınlarının da yasla ilişkisine dair anlatılarla ilerliyor.
İki eser de ölüm ritüellerini merkeze alıyor ama yaklaşımları zıt: Biri teknolojiyle ölümü gözümüzün önünden ayırmıyor, diğeri mizahla hayatı devam ettiriyor. Benzer temayı eşzamanlı izleyince ayrı ayrı anlatmak imkânsız geldi. Zaten derdim filmi ya da diziyi anlatmak değil, hikâyelerin ortak temasını paylaşmak: Yasla nasıl başa çıkmalı?
Nazım “20. yüzyılda üç gün sürer ölüm acısı” derken, ben son dönemde aile çevremde yaşadığım iki büyük kaybın yasının çok daha uzun sürdüğünü gördüm. Fark ettim ki yasın nasıl yaşanacağı biraz da hayatın nasıl yaşandığıyla belirleniyor.
Sonuçta, ne Cronenberg’in soğuk teknolojik kefeni ne de Berlin’in pratik krematoryumu acıyı tamamen silmiyor; sadece ona bir çerçeve, bir ritüel sunuyor. Belki de asıl mesele, yasın evrensel ve kaçınılmaz olduğunu kabul etmek: Onu ne kadar gizlersek gizleyelim, ne kadar uzatırsak uzatalım, en sonunda kalanlar olarak yaşama bakışımız şekillendiriyor onu.

























Yorum Yazın