AKP iktidarının ilk dönemlerinde Erdoğan sık sık kültürel iktidarı ele geçirememiş olduklarından yakınır, muhafazakar çevrelerin dikkatini bu konuya çekerdi. Bilal Erdoğan’ın geçen haftaki bir konuşması, aradan geçen onca yılın ardından aynı eksikliğin halen hissedildiğini ortaya koydu. Bu kez cumhurbaşkanının varisi olarak gösterilen isim, ‘Batıcı’ aydın sınıfını tasfiye etmeyi başardıklarını ancak bunun yerine bir alternatifini koyamadıklarını belirterek, “yerli ve milli olan yeni bir aydın sınıfına” ihtiyaç duyduklarını söyledi.
Bilal Erdoğan yerli bir aydın sınıfı diyor olsa da tahayyül ettiği modelin genel kabul görmüş aydın tipi ile ne kadar uyumlu olduğu konusunda şüphelerim var. Zira iktidarın arzuladığı figür aslında son derece keskin sınırlara sahip. Bir kategori olarak ‘uygarlık’ kavramından vazgeçemeyen, İslam uygarlığı ile ‘Batı’ uygarlığı arasındaki sınırı ontolojik hakikat addeden bir düşünce çizgisine bağlı insanlar talep ediyorlar. Edward Said’in Orientalizm kitabından ancak bir oksidentalizm çıkartabilen, açık fikirliliği ise “Batı’dan da öğrenebileceğimiz şeyler var” sözüyle sınırlı bir düşünür grubunu idealleştiriyorlar.
Bu hat üzerinde gelişmesi umulan yerli ve milli aydınlardan beklenen rol ise önceden belirlenmiş durumda. Asli görevleri toplumu eleştirmek değil, siyasal sistemin kendisine özgüven kazandırmak. ADA Araştırma’nın güncel kamuoyu yoklamasında da görüldüğü üzere, toplumsal ahlakın son yıllarda iyice bozulduğunu düşünenler çoğunlukta. İşte bu soruna da panzehir olmaları umuluyor. Yazılarıyla gençlere örnek olacak, konuşmalarında onlara medeniyetlerinin büyüklüğünü hatırlatacak, eserleri ile toplumu ahlaka ve edebe davet edecek bir entelektüel seçkin topluluğu çağrısı yapılıyor. Burada karşımıza çıkan, adeta erken Cumhuriyet döneminin “Cumhuriyet ideallerini Anadolu’ya yaymakla görevli” öğretmen figürü. Benimsetmek istediği idealler bir nebze farklı, ancak görevin kendisi aynı. Cumhuriyetin kurucu değerlerine en eleştirel yaklaşan iktidarın bile benzer siyasi reflekslerle hareket etmesi, basit bir ironiden çok siyasi kültürümüzün bir sonucu. Aslında aynı toplum yapısının ürünü olduğumuzun bir göstergesi.
Ancak AKP iktidarının yirmi yılı aşan bu “kendi aydınını yaratma” takıntısı, aydın kavramına dair sığ bakışlarını yansıtan, sorunlu bir yaklaşım. Her şeyden önce aydın, siyasi kararla yaratılabilecek bir insan tipi değil. Toplumsal boşluklarda yaşayan, toplumun en dinamik segmentlerinin içerisinden çıkabilecek bir düşünür tipi. Bu bakımdan aydınların, hemen her zaman toplumsal dönüşümün hızlandığı dönemlerde ortaya çıktıkları ve teveccüh gördükleri bir vakıa. Üniversiteler gibi siyasi müdahaleye daha açık ve disiplin mantığı üzerine kurulu olan kurumlar ise, paradigma yıkıcı fikirlere olan dirençleri nedeniyle, aydın yetiştirme konusunda uzun vadede hep sınıfta kalmış. Durum buyken siyasi iktidarın kendi entelektüel arka bahçesine bir aydın sınıfı ısmarlama çabasının, “bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz” diyen Nevzat Tandoğan zihniyetini yansıtmaktan öte bir anlamı yok.
Bir diğer önemli nokta da aydın sınıfın işlevi ile ilgili. Bu entelektüeller tarih boyunca her zaman eleştirel olmuş. Düşüncesi ve tavrıyla avangart olmaya meyletmiş ve hangi devirde olursa olsun, iktidarla başı her daim derde girmiş bir insan tipinden bahsediyoruz. Ülkemizden örnekler verecek olursak, Abdülhamit’in okullarından çıkan entelektüeller istibdatla mücadele ederken, Cumhuriyet’in Köy Enstitülerinde yetişenler ise cumhuriyetin ekonomi politiğine en sert muhalefeti yaparak kökten dönüşüm talep etmişler. Meşruiyet değil, farklı fikir ve vizyonlar üretmişler. Onları değerli kılan da toplumun önüne alternatif seçenekler koyma çabaları olmuş. Hal buyken kendi iktidarının kültürel bakımdan onanması için bir aydın sınıfı oluşturmaya çabalamak kulağa hiç de mantıklı gelmiyor.
Bilal Erdoğan’ın çağrısındaki en ciddi sorun ise, bu talebin büyük oranda anakroniktik olması. Güncel iki olay üzerinden açıklayayım. Yakın zamana kadar hemen herkesin ortak eğlencesine vesile olan iki şey, Kemal Sunal filmleri ve yılbaşı eğlenceleri, günümüzde bir kültürel savaşın hedefi olmuş durumda. Sunal’ın Şaban karakterinin aslında İslam’a bir hakaret olduğunu anlattığınızda, sözünüzü ciddiye alanlar çıkabiliyor örneğin. Ya da yılbaşı kutlamaları iktidarın desteğiyle büyük bir anti-kampanyanın hedefi olabiliyor. Artık aynı şeylere gülüp benzer konulara dertlenen, birlikte yas tutup beraber kutlama yapan bir toplum olmaktan çıktık. Kanonunu büyük ölçüde yitirmiş, ortak referanslardan yoksun bir toplumda yaşıyoruz. Bu durumda hala aydın sınıfından bahsetmek, sözüne herkesin itibar edeceği bir entelijansiyayı hayal etmek ne kadar anlamlı?
Oğul Erdoğan “Batıcı” aydın sınıfını tasfiye ettiklerini söyleyerek AKP iktidarına bir paye veriyor. Oysa anti-entelektüalizm dalgasının gerçekte tüm dünyada hüküm sürdüğünü ve geleneksel anlamıyla aydın sınıfının her yerde yok olmakta olduğunu gözden kaçırıyor. Toplumlar artık kültürel seçkinler tarafından yönlendirilebilir birer bütün değil. Dolayısıyla eski aydın tipolojisi tasfiye olurken yerine bir yenisinin konulamaması, AKP iktidarından bağımsız, küresel bir olgu. Gramsci’nin meşhur ifadesiyle, eski ölüyor ama yeni bir türlü doğamıyor. Il nuovo non può nascere. Tam da bu nedenle şimdi, canavarlar zamanı…






















Yorum Yazın