2025 yılını muhtemelen iktidarın otoriterleşme eğilimleri bakımından önemli bir dönüm noktası olarak alacağız. CHP’nin yarım asır sonra Türkiye’nin birinci partisi haline gelmesini endişeyle karşılayan muktedirlerin, tüm muhalif kesimlerin üzerine bindirdiği basınç hiç akıllardan çıkmayacaktır.
Pek çok ankete göre Cumhurbaşkanlığı için ismi geçen en güçlü aday olan Ekrem İmamoğlu’nun, kamuoyunun ikna edilemediği gerekçelerle içeri atılmasından tutun da gazetecilere yönelik baskılara kadar onlarca örneğini gördük bunun.
Aslına bakarsanız 2025 yılı, otoriter yönetim modelinin hâkim kılınması bakımından önemli bir eşik olmakla birlikte sistemin evriminin biraz daha kademeli biçimde gerçekleştiği söylenebilir. Türkiye, bu noktaya bir anda gelmedi yani.
Burada genellikle Gezi Parkı olaylarının cereyan ettiği 2013 senesini milat almak gibi yaygın bir eğilim vardır. Zira Gezi Parkı protestolarına kadar mevcut iktidarın batı dünyasıyla ilişkileri gayet iyiydi.
Türkiye, en kısa sürede Avrupa Birliği’ne üye oluyor; ileri demokrasiyle buluşuyordu. Ciddi atılımlarla göz dolduruyordu. En azından böyle konuşuluyordu.
Ne zaman ki Gezi Parkı eylemleri başladı ve protestolar “komplo” olarak yorumlanarak üzerine çok sert gidildi. Bütün ilişkiler birden koptu. Avrupa Birliği, demokrasi, kalkınma vurguları tuzla buz oldu.
Batıyla ilişkiler bozuldu. Aynı zamanda sol liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr demokrat, liberal ve çeşitli Kürt gruplar birden çözülmeye başladı.
Türkiye’nin kangrene dönüştüğü iddia edilen pek çok sorunuyla ilgili çözüm önerileri getiren iktidar, artık baskılar ve yasaklarla kendisini belli ediyordu.
Sanıyorum Gezi’nin hemen öncesine denk gelen Arap Baharı’nın genişleyip Türkiye’ye sirayet etmesinden kuşku duyuldu. Protestoların üstüne bu nedenle çok sert gidildi diye düşünüyorum. Ancak dönüşü olmayan bir yola girilmişti bir kere.
Gezi, bu yönüyle şüphesiz önemli bir kırılma anı oldu. Özellikle iktidarın yüzde ellileri aşan halk desteğini arkasında hissetmesi, ona sertlik konusunda özgüven aşılıyordu.
Ama 2013’e gelmeden önce yürütme organına anayasal bakımdan denge sağlayan ya da denetleyen kurumların içi boşaltıldı. Seçimlerde diğer partilerden fazla oy alanlar istediği gibi at koşturabilmeliydi. Türkiye’nin büyümesini ve gelişmesini istemeyen eski sistemin aktörleri ayak bağı oluyordu.
Daha hazini şimdilerde “yerli ve millî” elitlerden bahsediliyor. Bir dönem elitlerin halka ne kadar yabancı olduğu vurgulanarak meydanlarda yuhalatıldı. Monşer bunlar denildi. Elit oldukları için bir tek özür dilemedikleri kaldı.
Yargıda ve kollukta ciddi değişikler yapıldı. Bunun yanında en büyük vesayet odağı olduğu söylenen orduya kumpas davaları açıldı.
Türk ordusunun şerefli subayları tutuklandığında, yandaş gazeteciler televizyonlarda göbek atıyordu. Kumpasla içeri atılan subayların eşlerine maarif takvimine soyunsunlar diyorlardı.
Askerî vesayet ortadan kalkınca Türkiye’nin demokratik bir ülke olacağını düşünüyorlardı. Ama denge ve denetim mekanizmalarının içi boşaltılınca atı alan Üsküdar’a geçti.
Türkiye gibi kurumları yürütmenin aşkın gücüne karşı zayıf kalan bir ülkede ileri demokrasiye geçiyoruz nidalarıyla denge ve denetim mekanizmalarının içini oymak içten içe bir yozlaşmayı beraberinde getirdi. Ya da durun İslamcı lügatte karşılığı vardı bunun; tefessüh.
İleri demokrasi vaadiyle başlayan hikâyeden geriye bu kaldı.






















Yorum Yazın