Onurlu bir yaşam, insanın kendi varoluşunu özgürce kurabildiği, kendi sesini bastırmadan konuşabildiği, kendi kalbini gizlemeden sevebildiği bir yaşamdır. Onur, kimsenin önünde eğilmemekte değil, hiç kimseyi diz çöktürmemektedir.
Çocukluğumuzdan beri bize kalıplar ezberlettiler. “Erkek adam ağlamaz” dediler. “Erkek adam şöyle yapmaz, böyle davranmaz” diye sıraladılar.
Bazılarımız da inandı. Bu yasakların, bu emirlerin “güç” verdiğini sandılar.
O cümleleri içlerine yerleştirdiler, onlarla kendilerini büyük hissettiler.
Oysa meğer büyümüyor, küçülüyormuş.
O kalıplar, bir taç değilmiş; omuzlarda taşınan bir yükmüş. Bize öğrettikleri erkeklik, özgürleştirmiyor, boğuyormuş.
İnsan, acısını sakladıkça ağırlaşıyor. Gözyaşını bastırdıkça katılaşıyor. Kendi kalbine yabancılaşıyor.
Şimdi anlıyoruz:
Erkeklik dedikleri şey, bir güç değil.
İnsanın omzuna yüklenmiş taş bir zincir.
İnsanları başkalarına, en çok da kendimize karşı kör eden bir perde.
Gerçek büyüklük, kalıpların dışına çıktığımızda başlıyor.
Gerçek güç, ağlayabilmekte, yanılabilmekte, korkabilmekte.
Yani insan olabilmekte.
Bu rolün ardına bakıldığında, parıltının ve kudret görüntüsünün gerisinde, aslında ağır bir yük, derin bir zincir, özgürlüğü sakatlayan bir pranga görüyoruz. Erkeklik, bize bir güç olarak sunulur; ama gerçekte, insana yüklenen en ağır sorumluluklardan birisidir. Ve bu yükten kurtulmadan, ne eşit bir topluma ne de özgür bir hayata ulaşmamız mümkündür.
Patriyarka, erkekliği tarih boyunca bir “iktidar alanı” olarak kurguladı. Erkek olmanın doğuştan bir kudret sağladığı sanıldı: Yönetme, karar verme, sahip olma, miras bırakma, hükmetme… Toplumun kurumları, hukuku, siyaseti ve kültürü bu yanılsamayı sürekli yeniden üretti. Ancak bu gücün büyük bir kısmı, aslında bir yanılsamadır. Çünkü erkeklik, kendi içinde sürekli yeniden kanıtlanmak zorunda olan, kırılgan ve geçici bir kimliktir.
Bunu toplumsal dildeki klişelerde görebiliriz: “Erkek adam ağlamaz”, “erkek dediğin sert olur”, “erkek dediğin sözünü tutar.” Bu kalıpların her biri, erkekliğin doğuştan gelen bir öz değil, tekrar tekrar sahnelenmesi gereken bir performans olduğunu ortaya koyar. Judith Butler’ın performativite teorisine göre, toplumsal cinsiyet doğuştan sabit bir kimlik değil, sürekli yinelenen pratikler, söylemler ve jestlerdir. Erkeklik de tam bu tanıma uyar: Bir “rol”dür, fakat öyle bir rol ki, her gün, her an yeniden oynanmak zorundadır.
Bu noktada mesele daha da çetrefilli hale gelir: Eğer erkeklik sürekli kanıtlanmak zorundaysa, o halde aslında hiç tam olarak sahip olunamayan bir statüdür. Yani erkeklik, elde edildiği varsayılan bir güç değil; sürekli kaybolma riskiyle karşı karşıya bir iktidar yanılsamasıdır. Bir erkeğin gözyaşı dökmesi, “zayıflık” göstermesi, toplumsal kodlarda onun erkekliğini sorgulatır. Yani erkeklik, sürekli elden kayabilecek bir mevzidir; bu da onu bir tür kırılgan iktidar haline getirir.
Bu kırılganlık, bireyin hayatını ağır bir yük haline sokar. Çünkü erkeklik yalnızca başkalarına karşı değil, kendine karşı da sürekli ispat edilmek zorundadır. Her hareket, her söz, her davranış bu yükün gölgesinde şekillenir. “Güçlü görünme” baskısı insanı duygularından koparır, yaratıcılığını bastırır, ilişkilerini yüzeyselleştirir. Kısacası, erkeklik bir özgürleşme alanı değil, tam tersine bir hapishanedir.
Erkekliğin toplumda en çok “son sığınak” olarak işlev gördüğünü görmek zor değil. Sosyal hayatta değer üretemeyen, başarısızlığa uğrayan, kendini bir toplulukta görünür kılamayanların en kolay sığındığı yer erkekliktir.
Pierre Bourdieu, toplumsal alanı açıklarken farklı sermaye türlerinden söz eder: ekonomik sermaye (para ve maddi varlıklar), kültürel sermaye (bilgi, eğitim, estetik zevk), sosyal sermaye (ağlar, ilişkiler, tanınırlık) ve sembolik sermaye (saygınlık, prestij, tanınma). Erkeklik, bu çerçevede çoğu zaman bir sembolik sermaye biçimi olarak işler. Yani toplumsal ilişkilerde başlı başına bir değer üretmez; ancak diğer sermaye türlerindeki yoksunlukların üstünü örtmek için bir prestij kaynağı gibi dolaşıma sokulur.
Örneğin, ekonomik ya da kültürel sermayesi sınırlı bir erkek, toplumsal alanda “erkeklik” kimliğini öne çıkararak kendisine bir üstünlük alanı yaratmaya çalışır. Şiddet uygulamak, “erkeklik onuru”na sığınmak, kadınları ve diğer erkekleri aşağılamak; aslında başka sermaye türlerinden mahrum olmanın telafi mekanizmalarıdır. Erkeklik burada, yoksunlukların ikamesi olarak işlev görür.
Bu nedenle erkeklik, sanıldığı gibi sabit ve sağlam bir güç değildir. Tam tersine, kırılgan ve sürekli kanıtlanmak zorunda olan bir “sermaye illüzyonu”dur. Çünkü sembolik sermaye, Bourdieu’nün vurguladığı üzere, ancak toplum tarafından tanındığı ölçüde işler. Erkekliğin değer görmesi, diğerlerinin o “erkeklik performansını” kabul etmesine bağlıdır. Yani erkeklik, içsel bir güç değil, dışsal onaya dayalı bir yüktür. Bir erkeğin ağlaması, başarısız olması, toplum gözünde erkeklik “sermayesini” hızla eritir. Bu da erkekliği, birey için sürekli kaybolma riski taşıyan bir yük haline getirir.
Sonuçta, erkeklik, ekonomik veya kültürel sermaye gibi üretken değildir; yalnızca bir maskedir. Ve bu maskeyi taşımak, bireyin hem toplumsal ilişkilerde hem de kendi iç dünyasında özgürlüğünü kısıtlar. Erkeklik, bir güç değil; diğer sermaye biçimlerinden mahrum kalmışlığın yarattığı ağır bir sembolik yüktür.
Yani erkeklik, tam da sanıldığı gibi bir güç değil; çoğu zaman güçsüzlüğün maskesidir. İnsan, kendi hayatında değer üretemediğinde, erkekliğe sarılır. Bu sarılış ise hem bireyin hem toplumun ufkunu daraltır.
Öte yandan “Erkeklik” kalıpları kişinin kendine yabancılaşmasıdır
Erkeklik yükünün en görünmez ama en yıkıcı boyutu, duyguların rejimidir. Bu rejim, tek tek bireylerin keyfî tercihinden değil; habitusun—tarihsel olarak birikmiş eğilimlerin—erkek bedenine hexis (duruş, ses, jest, mesafe alma) yoluyla yazılmasından doğar. “Erkek adam ağlamaz”, “erkek dediğin korkmaz” gibi kalıplar yalnızca söz değildir; doxadır—sorgulanmadan “doğal” sayılan kurallardır. Doxa, hangi duyguların “meşru”, hangilerinin “utanç verici” olduğunu belirler; böylece erkek için kırılganlık, bakım isteme, korku, hüzün gibi duygular sermaye eriten işaretlere dönüşür.
Bu rejimde duygular sınıflandırılır: Öfke, dayanıklılık, riske atılma gibi duygulanımlar “erkekçe” ilan edilip sembolik sermaye (saygınlık, prestij) üretir; korku, incinmişlik, yardım çağrısı ise sermayeyi eritir. Sonuç basittir: Erkek, “piyasası yüksek” duygularını görünür kılar, diğerlerini bastırır, inkâr eder, bedene aktarır. Bu bastırma, Bourdieu’nün sembolik şiddet dediği mekanizmayla işler: Erkek, kendini sansürlemeyi onur sanır; aslında alanın kuralına gönüllü uyum gösterir. Bu uyumu mümkün kılan, oyunun “ciddi olduğuna” dair inançtır: illusio. Oyunun getirilerine (saygınlık, üyelik, korunma) bağlanan erkek, duygusunu değil, sermaye defterini gözetir.
Bastırmanın gündelik icrası homososyal meclislerde (askerî birlik, inşaat, kahvehane, okul servisi, soyunma odası, çevrim-içi oyun odaları) polis edilir. Lakap, alay, dışlama, “erkeklik testleri” yoluyla sapmalar cezalandırılır. Bu mikro-yaptırımlar, habitus’u her gün tazeler: Erkek, “yanlış duyguyu” göstermektense susmayı, susamadığında ise öfkeyi seçer. Öfke davranışa boşalır; suskunluk yalnızlık ve içe kapanma üretir. Duyguların adını koyamama, yani duygusal sözlük yoksullaşması, bu rejimin doğrudan sonucudur: Erkek, ne hissettiğini bilmediği için bedeni konuşur (uykusuzluk, ağrı, mide), ilişkileri kırılır, kendini izole eder.
Bu tablo, yalnız psikolojik değil, toplumsal bir maliyet üretir. Erkekler, “yardım isteme”yi sermaye kaybı olarak kodladıkları için desteğe geç başvurur ya da hiç başvurmaz. “Güçlü görünme” mecburiyeti, terapi/psikolojik danışmanlık gibi kaynakları “zayıflık” diye damgalar; o damga, aslında doxanın mührüdür. Böyle bir ortamda intihar, madde kullanımı, riskli davranış kümeleri artan bir olasılık haline gelir; çünkü alan, duyguyu içerde tutmayı ve dışarıda “performans” göstermeyi ödüllendirir.
Bu rejimin kırılgan noktası zaman uyumsuzluğudur: Alan (işyeri, eğitim, bakım kurumları) giderek duygusal yeterlik ve iletişim talep ederken; erkek habitusu hâlâ “acıya katlanma”yı yüceltir. Bourdieu’nün hysteresis kavramıyla: Erkek habitusu değişen alana geç uyum sağlar. Bu gecikme, kimlik krizi ve yoğun stres üretir; “artık işe yaramayan” eski maskülen hexis ile yeni alanın talepleri çatışır. Çatışma noktasında açılan boşluğu, çoğu erkek ya öfkeyle doldurur ya da çekilerek. Her iki yol da ilişkileri ve sağlığı yıpratır.
“Tabu” boyutu tam burada görünür: Erkeklik, bireyin hareket alanına harita çizer—“bunu yap, şunu yapma.” Bakım isteme, sevgiyle sarılma, ağlama, estetik beğeniyi açık etme, dans etme, bedensel yakınlık kurma… çoğu erkek için yasaklar kuşağına atılır. Bu yasaklar, yalnız iç dünyayı değil, deneyim menzilini daraltır. Erkek, yapamadıklarıyla tanımlanan eksiltilmiş bir hayat yaşar: Kendi sesine yabancı, kendi bedenine mesafeli, kendi duygusuna kapalı.
Erkeklik yalnızca yasak koymaz; haritalar çizer. Hangi mekânda nasıl duracağımız, kime ne kadar yaklaşacağımız, sesimizi kaç desibelde tutacağımız, hangi zevkleri açık edeceğimiz… hepsi habitus tarafından önceden eğitilir. Sonuç: Erkek, hayatın çeşitliliğine temas etme kapasitesini alanın bekası adına kısar.
“Özgürce dans etmek”, “sevdiğine sarılmak”, “korkuyu itiraf etmek” gibi eylemler, maskülen doxa tarafından riskli sayılır; çünkü bunlar sembolik sermayeyi (saygınlık, otorite, “ciddiyet”) azaltabilir. Böylece erkek, kendi bedeniyle kötü bir sözleşme yapar: Daha çok onur için daha az haz; daha çok ciddiyet için daha az oyun; daha çok kontrol için daha az temas. Kayıp yalnızca bireysel değildir: Şiddete itiraz etmek bile, “onur kırıcı” görünmekten korkulduğu için ertelenir; toplum, eşitlik lehine müdahaleden mahrum kalır.
Feminist teori, patriyarkanın öncelikle kadınları mağdur ettiğini söyler. Bu doğrudur. Kadınların yaşam hakkı, özgürlüğü, bedeni üzerindeki baskılar; erkeklik ideolojisinin en ağır sonuçlarıdır. Ama aynı zamanda erkeklik, erkekleri de zincirler.
Bu yüzden bell hooks’un meşhur sözü önemlidir: “Patriyarka kadınları baskılar, ama erkekleri de sakatlar.” Erkekler, kendileri olma özgürlüğünü yitirirler. İnsan olmaktan çok “erkek” olmaya zorlanırlar. Bu da onların eşit, özgür ve onurlu bir yaşam sürmesini engeller.
Yani mesele sadece kadınların özgürlüğü değil; erkeklerin de zincirlerinden kurtuluşudur. Erkeklik yükünden kurtulmak, tüm toplum için bir özgürleşme projesidir.
Peki ne yapacağız…
Onurlu bir yaşam, insanın kendi varoluşunu özgürce kurabildiği, kendi sesini bastırmadan konuşabildiği, kendi kalbini gizlemeden sevebildiği bir yaşamdır. Onur, kimsenin önünde eğilmemekte değil, hiç kimseyi diz çöktürmemektedir. Ve işte tam bu yüzden, erkeklik dediğimiz yük, insanı onurlu yaşamın kapısından uzaklaştırır. Çünkü erkeklik, insana sürekli bir yarış dayatır: Daha güçlü olduğunu kanıtlama yarışı, duygusuz olduğunu gösterme yarışı, her daim “üstte” kalma yarışı. Erkeklik, insanın eşit ilişkiler kurmasını engeller; çünkü eşitlik yerine daima hiyerarşiyi, beraberlik yerine daima tahakkümü fısıldar.
Gerçek onur, eşitlikten doğar. Hiç kimsenin hiç kimseden üstün olmadığı, bir sesin diğerini bastırmadığı, bir gözyaşının zayıflık sayılmadığı o eşitlikten… Ve gerçek özgürlük, yalnızca kendi özgürlüğünü korumak değil, başkasının da özgürlüğüne omuz vermektir. İnsan tek başına özgür olamaz; özgürlük, paylaşılmadığında kurur.
Bu yüzden, erkekliğin yükünden kurtulmak yalnızca kadınların özgürlüğü değil, erkeklerin de kurtuluşudur. Kadınların sesini kısmakla erkekler kendi seslerini de kısmaktadır; kadınların gözyaşını küçümsemekle, erkekler kendi gözyaşlarını da yutmaktadır. Erkekliğin zincirleri çözülmeden, kimse eşit ve özgür olamaz. Onurlu bir hayat ancak o zaman mümkün olur: Hierarşilerin çöküp yerini eşitliğe bıraktığı, yüklerin kalkıp yerini özgür nefeslere bıraktığı bir zamanın içinde.
Onur, insanın kendi varlığına sakince bakabilmesidir; başkasına yukarıdan değil, tam göz hizasından bakabilmesidir. Ve özgürlük, aynı havayı derin bir nefes gibi içine çekebilmek, aynı sözü kardeşçe paylaşabilmektir. Onurla özgürlüğün kesiştiği yerde, erkekliğin değil insanlığın hükmü başlar.

Yorum Yazın