CHP MYK Üyesi Serkan Özcan Halk TV’de katıldığı programda Kürşat Oğuz’un “sağ partilerde bulunmuş biri” olarak sorduğu bir soru üzerine; “sağ” ve “sol” kavramlarının Soğuk Savaş dönemine ait olduğuna ifade ederek reddettiğini açıkladı. Özcan bu iki kavram yerine, liberalizm, sosyalizm gibi kavramları anlamlı bulduğunu mealen ifade etti.
Özcan’ın bu açıklaması, parti içinde ve çeperinden duran akademisyen, gazeteci ve yorumcuların tepki ve eleştirisine neden oldu. Özellikle Özcan’ın MYK üyeliği hatırlatarak bu sözlerin kabul edilmeyeceği, hatta Ekrem İmamoğlu’na yakınlığı üzerinden bile eleştirildi.
Bugün dünyada seçimlerin olduğu ülkelerde var olan her partinin birbirinden farklı birey, toplum, ekonomi ve dünya bakışı ve yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımlara bakarak, partilerin siyasi yelpazedeki yerlerini az çok tahmin edebiliriz. Elbette bu konumlanmanın mutlak olmayacak ve farklı sosyal durumlar karşısında göreli değişiklikler gösterecektir.
Ama en kaba haliyle biz, bir partinin solcu ya da sağcı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu açıdan sağ ve sol kavramlarını -Türkiye için olsa bile- Soğuk Savaş ürünü olarak okumak haksızlık olur.
Bu açıdan bu iki kavram, dünyada demokrasilerin asgari niteliklerinin olduğu ülkelerde hâlâ açıklayıcı bir kılavuz niteliğindedir.
Ancak Özcan’ın bunu kast edip, etmediğini bilmeden şunu söylemek mümkün; bu iki kavram Türkiye’de siyasi yelpazeyi açıklamakta yetersizdir.
Türkiye’de siyasi yelpazeyi açıklayan ve partilerin konumunu sağ ve sol üzerinden değil daha çok; “statüko-değişim” eksenidir.
Bunun temel nedeni Türkiye’deki devlet-toplum ilişkisinde devletin çok güçlü, toplumun ise çok zayıf olmasıdır. Devletin güçlü, toplumun zayıf olduğu bu asimetrik durumun en temel sonucu; büyük harfle “Siyaset”in olmaması, dolayısıyla yapılamamış olmasıdır.
Siyasi partilerin kurumsal varlıkları, hatta seçimlerin yapılması tek başına “Siyaset”i garanti etmez. Çünkü yapılan, toplumsal talepleri, bu talepleri temsil eden siyasi partiler değil; devletin öncelik ve hassasiyetlerinin korunması olmuştur.
Yani Türkiye’de istisnai dönemler dışında siyasi partiler var olmasına rağmen, Siyaset olmamıştır. Siyasetin olmadığı yerde siyasi partilerin kendilerini sağ/cı-sol/cu şeklinde ayrımlaştırmaları anlamlı değildir.
Siyasi meşruiyetini devletten, siyasi önceliklerini toplum değil devlete endeksleyen, ekonomik varlıklarını devlete borçlu olan partilerin isimleri farklı olsa da; bunların, siyasal ortak keseni “statüko”dur. Yani Türkiye’de siyasetin esas işlevi var olan devlet-toplum ilişkisinin asimetrik korunması olmuştur.
DP ve ANAP’ın ilk yılları ve AK Parti’nin ilk dönemi bu yapıyı kırma yönünde siyasi irade gösterse de sonuç bu partilerin devlete eklemlenmesi ile sonuçlanmıştır.
Bugün AK Parti için de bu geçerlidir. Dahası 2015’in ilk yarısında kurulan MHP ile kurulan ideolojik ortaklık bu eklemlenmenin sonucudur.
Bu siyasi tabloda siyasi partileri sağ-sol ekseninde konumlandırmak açıklayıcı olmaz. Ama bu siyasette sağ-sol ayrımı varlığını ortadan kaldırmaz.
Türkiye’de bu yüzden partilerin siyasi yelpazedeki yerlerini sağ-sol değil “statüko-değişim” ekseninde okumaya çalışmak daha açıklayıcı olacaktır.
Bugün Cumhur İttifakı bileşenleri bir bütün olarak statükoyu temsil ediyorlar. “Yerli ve Milli” muhalefet inşa etme çabaları, değişimci partileri kendi alanlarına çekme çabasıdır. Bunu da, muhalif olanların dışlandığı, adından içeriğine ve hedeflerine kadar muhalefetin hiçbir dahlinin olmadığı “Türkiye Yüzyılı” söylemi ile yapıyorlar.
CHP başta olmak üzere siyasi muhalefetteki pek çok parti ve toplumsal muhalefet ise, Cumhur İttifakı ortaklarının statükoculuğuna karşı değişimci pozisyondadırlar. Çünkü toplumsal talepleri, sorunları siyasetin alanına taşıyorlar, bu düzen değişsin istiyorlar. Değişim aynı zamanda siyasete davettir.
Bugün Türkiye’de evrensel ölçüde sağ-sol aksında sağda olan partiler bir değişimden yana. O yüzden Türk siyasetinde sağ-sol soğuk savaş dönemine özgü bir ayrışma değil; sadece mevcut koşullarda açıklayıcı değildir. Özcan esasta sağ-sol yok derken kendini liberal olarak değişimci görüyor. Hepsi bu.
Özetle CHP’ye düşen değişimci pozisyonu “demokrasi, adalet ve özgürlük” ortak kesininde olabildiği ölçüde genişletmek olmalıdır. Solcu ya da sağcı iddiası ancak değişim başarıldığında tartışılmaya başlanabilecek bir tarışmadır.
Geçtiğimiz Cumartesi yapılan “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı”, kamusal alanda farklı toplumsal kesimlerle kurulabilecek “taşıyıcı koalisyonlar inşası”nın ilk adımı oldu.
Devam etmesi dileğiyle…



























Yorum Yazın