Jeffrey Epstein olayı, bireysel bir suç vakası olarak ele alındığında gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü anlatır. Bu dosya, tek bir failin ahlaki çöküşünden çok daha fazlasını gösterir: Modern iktidarın, suçu nasıl görünmez kıldığını, adaleti nasıl geciktirdiğini ve mekân ile medya üzerinden kendini nasıl koruduğunu ifşa eder. Asıl soru “Epstein ne yaptı?” değil, “Bu kadar uzun süre nasıl yapabildi ve neden durdurulmadı?” sorusudur.
Epstein’ın yıllar boyunca kurduğu ağ; finans, siyaset, akademi ve medya arasında işleyen geçirgen ilişkilerden oluşuyordu. Bu ağın sürdürülebilirliği yalnızca para ve bağlantılarla açıklanamaz. Asıl belirleyici olan, suçun işlendiği mekânlardır. Özel jetler, malikâneler, kapalı davetler ve özel adalar, yalnızca lüks yaşamın değil; kamusal denetimin dışına taşınmış alanların simgesidir. Bu mekânlar, hukukun ve gazeteciliğin erişemediği eşikler üretir. Eşik yükseldikçe, içeride olan biten “özel hayat”, “mahremiyet” ve “ayrıcalık” söylemleriyle korunur.
Bu noktada mekân masum değildir. Özel mülk, yalnızca mülkiyet hakkı değil; aynı zamanda denetimsizlik alanıdır. Kentler ne kadar çok özelleştirilirse, suç o kadar rahat hareket eder. Epstein’ın suçlarının karanlık arka sokaklarda değil, ışıkların en parlak olduğu yerlerde gerçekleşmiş olması bir çelişki değil; sistemin nasıl işlediğinin kanıtıdır. Aydınlık her zaman gerçeği açığa çıkarmaz. Bazen tam tersine, onu örter.
Bu görünmezliği mümkün kılan ikinci temel unsur medyadır. Epstein dosyası yeni değildi. Yıllar önce yapılmış şikâyetler, tanıklıklar ve soruşturmalar vardı. Ancak medya bu bilgileri ya sınırlı biçimde dolaşıma soktu ya da gündemden hızla çekti. Bunun nedeni bilgi eksikliği değil, risk yönetimidir. Medya, güce yaklaştıkça dili yumuşatır. İsimler büyüdükçe başlıklar küçülür. Bağlantılar derinleştikçe haber dili belirsizleşir. Suskunluk burada bir ihmal değil, bilinçli bir tercihtir.
Medyanın geri çekildiği yerde hukuk da yavaşlar. Epstein’ın geçmişte aldığı tartışmalı anlaşmalar, hafifletilen cezalar ve kapalı kapılar ardında yürütülen süreçler, hukukun nasıl pazarlık konusu yapılabildiğini gösterir. Hukuk bu dosyada kör değildir; seçicidir. Güce yaklaştıkça yavaşlar, güçten uzaklaştıkça hızlanır. Adalet, herkes için aynı anda işlemez.
Epstein’ın hapishanede ölümü, resmî anlatıyla “intihar”, bu dosyanın kapandığı izlenimini yaratmaya çalıştı. Oysa bu ölüm, bir kapanış değil; merkezin ortadan kaldırılmasıdır. Merkez ortadan kalktığında ağlar çözülmez, aksine daha görünmez hâle gelir. İsimler geri çekilir, dosyalar dağılır, sorumluluk belirsizleşir. Sistem kendini korur. Bir kişi ölür, düzen ayakta kalır.
Bu noktada Epstein olayı, çağdaş demokrasilerin kırılganlığını açığa çıkarır. Hukukun eşit işlediği iddiası, belirli eşiklere kadar geçerlidir. Bu eşikler servet, bağlantı ve mekân üzerinden çizilir. O eşiklerin ötesinde hukuk geri çekilir. Geri çekilen hukuk yalnızca mağdurları değil, kamusal güveni de terk eder. Toplum, adaletin varlığına değil; erişim ilişkilerine inanır hâle gelir.
Kent politikası tam da burada devreye girer. Çünkü suç, kent içinde eşit dağılmaz. Kamusal alanlar, yoksul mahalleler ve görünür sokaklar denetimin yoğunlaştığı yerlerdir. Buralarda suç hızla teşhir edilir, sert biçimde cezalandırılır ve medya aracılığıyla dolaşıma sokulur. Buna karşılık kapalı siteler, lüks mülkler ve erişimi sınırlı alanlar denetimin zayıfladığı, hatta askıya alındığı bölgelerdir. Suç burada yokmuş gibi davranılır. Çünkü bu alanlar yalnızca fiziksel olarak değil, siyasal olarak da korunur.
Bu nedenle Epstein vakası, suçun niteliğinden çok coğrafyasını anlamayı zorunlu kılar. Aynı suç, farklı mekânlarda farklı muamele görür. Yoksulun suçu kamusallaştırılır, güçlünün suçu özelleştirilir. Hukuk mekâna göre hızlanır ya da yavaşlar. Medya mekânın itibarına göre susar ya da konuşur. Böylece adalet, soyut bir ilke olmaktan çıkar; mekânsal bir pratik hâline gelir.
Bu düzenin bedelini her zaman aynı kişiler öder. Epstein dosyasında da olduğu gibi, mağdurlar görünmez kalır. Güçlü ağlar karşısında bireysel tanıklıklar değersizleştirilir. Mağdurun sözü, failin itibarıyla yarışamaz. Medya sustukça mağdur yalnızlaşır. Yalnızlaşan mağdur susturulur. Susturulan mağdur, sistem için sorun olmaktan çıkar.
Sonuç olarak Epstein olayı, istisnai bir sapma değil; çağdaş iktidar ilişkilerinin kristalize olmuş hâlidir. Bu olay bize şunu gösterir: Suçun kendisi kadar, suçu mümkün kılan koşullar da sorgulanmadıkça benzer ağlar başka isimlerle varlığını sürdürür. İsimler değişir, yüzler kaybolur; ama mekânlar, suskunluklar ve güç ilişkileri yerinde kalır.
Artık mesele Epstein değildir. Mesele şudur: Eğer güç, mekân ve medya aynı anda susuyorsa; adalet hangi kapıdan, kimin için ve ne zaman içeri girebilir?



























Yorum Yazın