Washington’un gri gökyüzü, aynı gün içinde birbirine tamamen zıt iki kokuyu birden ciğerlerine çekti. Bir yanda Adalet Bakanlığı’nın çelik kasalarından dökülen milyonlarca sayfalık küflü Epstein dosyalarının ağır kokusu, diğer yanda okyanus ötesine, İran kıyılarına doğru yol alan savaş gemilerinin bıraktığı barut izi vardı.
Amerikan siyasal hafızasında bir skandal ile uluslararası bir kriz genellikle ayrı klasörlerde tutulur ve farklı uzmanlarca yorumlanır. Ancak takvim yaprakları aynı günü işaret ettiğinde, bu iki farklı hattın birbirini beslemesi, hatta birbirine can suyu olması kaçınılmaz bir siyaset gerçeğine dönüşüyor.
Tam da bu sebeple, bugün Amerikan iç siyasetini boğan ahlaki baskı ile İran’a yönelik yükseltilen askerî tehdit arasındaki o ince ve tehlikeli çizgiyi yeniden okumak bir zorunluluktur. Başkentte hava öylesine ağırlaştı ki, sokaktaki vatandaştan Kongre’deki senatöre kadar herkes aynı soruyu fısıldıyor. Acaba yaklaşan savaş tamtamları, içeride patlayan ahlaki çöküntünün gürültüsünü bastırmak için mi çalınıyor? Bu sorunun cevabı, Oval Ofis’in sıkışmışlığında ve Pentagon’un harita odalarında gizli duruyor.
Adalet Bakanlığı, ocak ayının son günlerinde, uzun süredir beklenen ve Washington’u diken üstünde tutan son paketi nihayet açtı. Epstein soruşturmasına dair yaklaşık üç milyon sayfalık belge, 180 bin görüntü ve 2 bin video, bir anda kamuoyunun önüne saçıldı. Bu devasa veri yığını içinde Trump’ın adının geçtiği binlerce kayıt, yüzlerce yeni uçuş rotası ve daha önce hiç görülmemiş fotoğraflar, zaten gergin olan başkent sinirlerini iyice yıprattı.
Belgelerin önemli bir kısmının ağır biçimde karartılmış olması, mağdurların kimlikleri korunmazken kimi kudretli isimlerin hâlâ perde arkasında saklandığı eleştirilerini de beraberinde getirdi.
Milyonluk Arşiv ve Karartılan Gerçekler
Epstein arşivinin bu son dalgası, hacimsel büyüklüğünün ötesinde, siyasal bağlamıyla da önceki tüm ifşalardan keskin bir şekilde ayrılıyor. Adalet Bakanlığı bu kez Kongre’nin geçen yıl çıkardığı şeffaflık yasasının gereğini yerine getirdiğini duyururken, dosyaların “son kez” yayımlandığını vurgulama gereği duydu. Bu ifade, tartışmanın biteceği manasına gelmiyor; aksine siyasal mücadele zemininin artık hukuki alandan çıkıp tamamen algı yönetimine kayacağını işaret ediyor.
Mağdur temsilcileri ve bazı önde gelen milletvekilleri, yürütmenin yasal takvimi bilerek geciktirdiğini savunuyor. Kritik bölümlerin gereğinden fazla karartılması, “devlet kimi koruyor” sorusunu manşetlere taşıyor. Trump üzerindeki yük ise bu noktada salt hukuki bir risk olmaktan çıkıp ahlaki ve sembolik bir krize evriliyor. Belgelerde adı geçen uçuş kayıtları ve özel yazışmalar, doğrudan bir suç kanıtı sunmasa bile, iktidardaki bir liderin kimlerle aynı fotoğraf karesine girdiğine dair sarsıcı bir hafıza tazeliyor.
Bu algı yönetimi, özellikle Cumhuriyetçi Parti tabanındaki orta sınıf muhafazakâr seçmen nezdinde ciddi bir güven erozyonu yaratma potansiyeli taşıyor. Dış politikada dünyaya “ahlaki liderlik” dersi vermeye kalkan bir yönetimin, içeride çocuk istismarı ve fuhuş ağlarıyla aynı haber bülteninde anılması, tamiri zor bir imaj çatlağı oluşturuyor. Seçmen zihninde oluşan “kirlenmiş lider” fotoğrafı, ancak daha büyük ve daha gürültülü bir olayla, yani bir savaşla perdelenebiliyor.
Tahran’a Yönelik “Sert Güç” Gösterisi
Tam da bu belgelerin manşetleri süslediği saatlerde, başkentin diğer ucunda İran’a yönelik söylem şaşırtıcı bir hızla keskinleşti. Trump, bir ay içinde defalarca Tahran’ı masaya oturmaya çağırırken, aksi takdirde hava saldırısı ve hatta rejim değişimi ihtimalini en yüksek perdeden telaffuz etmeye başladı. Körfez’e doğru “daha büyük ve daha donanımlı bir filo” gönderildiği açıklanırken, nükleer program ve balistik füze menzili gibi teknik başlıklar üzerinden baskı dozu artırıldı.
Sokaklarda ise İran’daki protestolardan sızan kaos görüntüleriyle, olası bir operasyonun eşiğinde bulunulduğu algısı besleniyor. Beyaz Saray, deniz kuvvetlerinin bölgedeki varlığını en ince ayrıntısına kadar sergilerken, sosyal medya mesajlarıyla “masadayız ama her an vurabiliriz” çizgisini diri tutuyor. Buna mukabil, askerî planlamanın gerçek sınırları, hedef öncelikleri ve olası bir savaşın Amerikan ekonomisine maliyeti söz konusu olduğunda kalın bir sis perdesi muhafaza ediliyor.
İç skandalda evrak yağmuru yaşanırken, dış krizde kontrollü bir sızıntı stratejisiyle karşı karşıyayız. Bir tarafta başkanın adının geçtiği binlerce utanç belgesi kamuoyunun önüne yığılıyor. Diğer tarafta ise aynı başkanın “sert ve kararlı başkomutan” imajını tazeleme fırsatı sunan bir dış kriz sahnesi, adeta bir film seti titizliğiyle inşa ediliyor. Güçlü bir dış düşman anlatısı, içerideki ahlaki ve hukuki sorgulamaları sessizliğe gömebilecek en eski ve en etkili siyaset reçetesidir.
Sıkışan Liderin Kaçış Rampası: Dış Kriz
Siyasal literatürde, liderlerin iç skandallar veya düşen onay oranları karşısında dış çatışmalara yönelme eğilimi “dikkat saptırma teorisi” ile açıklanır. Kimi tarihsel örneklerde bu bağ somut olarak gözlenirken, kimilerinde “uygun zemin” yaratıldığı ölçüde işlevsel olur. Yani savaş her zaman fiilen çıkmaz; lakin ihtimalinin gündemde tutulması bile içerideki gündemi kökten dönüştürmeye yeter.
Bugün Epstein dosyalarının yarattığı boğucu baskı ile İran’a yönelik sertleşen askerî söylem arasındaki ilişkiyi, bu teorik çerçevenin içinden okumak büyük resmi görmeyi kolaylaştırıyor. İran sahasında ABD için elbette gerçek bir güvenlik denkleminden söz etmek gerekir. Nükleer programda ilerleme iddiaları ve İsrail’in artan güvenlik kaygıları, Washington’un baskı politikasına rasyonel bir zemin sağlıyor.
Ancak siyaset, zorunluluklar kadar fırsatlar üzerinden de yapılan bir sanattır. Epstein dosyalarının son paketiyle aynı günlerde, ana haber bültenlerinde “ABD yeni bir hava saldırısı planlıyor mu?” sorusunun belirmesi, tesadüfün ötesine geçen bir kurguyu hissettiriyor. Başkent kulislerinde “Washington yine iki gündemi aynı anda yönetiyor” cümlesinin yaygınlaşması boşuna söylenmiş bir sözden ibaret kalmıyor.
Dış kriz, iç tartışmaların keskinliğini törpüleyen bir fon müziği işlevi görüyor. Kongre, bir yandan Epstein dosyasında daha fazla açıklık ve yürütmeden hesap verme talep ederken, öte yandan İran konusunda başkomutanın elini bağlamamaya özen gösteriyor. Böyle bir ikili baskı ortamında, yürütme organı dış politikayı iç hukuk tartışmalarından bir kalkan gibi kullanmaya daha istekli hâle geliyor.
Son Satır: Füzenin Gölgesinde Adalet Arayışı
Sonuçta önümüzdeki fotoğraf gayet net. Washington’da bir yanda kasıtlı bir dağınıklıkla yayımlanmış milyonlarca sayfalık utanç arşivi, diğer yanda savaş gemilerinin yarattığı caydırıcılık halesi var. Biri iktidarın ahlaki meşruiyetini kemirirken, diğeri “güçlü lider” imajını yeniden üretmek için elverişli bir sahne kuruyor.
Bu ikili oyun alanında gerçekten test edilen şey, İran’ın nükleer kapasitesi ya da Körfez’deki askerî dengeyle sınırlı kalmıyor. Asıl sınav, Amerikan demokrasisinin kendi içindeki devasa bir skandalla yüzleşirken aynı anda dış krizleri yönetip yönetemeyeceği noktasında veriliyor.
Epstein dosyaları, devletin en karanlık dehlizlerine ışık tutarken, bu cılız ışığın savaş tehdidinin koyu gölgesiyle boğulup boğulmayacağını zaman gösterecek. Eğer toplum, “füze diplomasisi”nin yarattığı milliyetçi gürültüye kapılıp içerideki ahlaki hesaplaşmayı ertelerse, somut bir saldırı gerçekleşsin veya gerçekleşmesin, dikkat saptırma stratejisi amacına ulaşmış sayılacak. Mesele, kamuoyunun aynı anda hem bu kirli arşive hem de Akdeniz ufkunda beliren savaş gemilerine bakacak soğukkanlılığı gösterip gösteremeyeceğinde düğümleniyor.

































Yorum Yazın